HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Sevinç ve acıyı bana yine sevgili yurdun toprağı veriyor. Şimdi her sabah Korinth berzahının tepelerindeyim. Çiçekler arasındaki bir arı gibi, ruhum, sağımda solumda kızgın dağlarımın eteklerini serinleten denizlerin arasında dolaşıyor. Bin yıl önce burada durmuş olsaydım, bu iki körfezden hele bir tanesi bana o zaman kim bili ne zevkler verecekti. O zamanlar bu ışıklı körfez, karlı tepelerinde sabah kızıllığının oynaştığı o enfes vahşiliğiyle Helikon ve Parnass’ı bir tarafına, cennet kadar güzel Sikyon ovasını öteki tarafına alarak sevinç şehri Korinth’e, zafer kazanmış bir yarım Tanrı tavrıyla sokulur, uzak ülkelerden kapıp getirdiği nesi var nesi yoksa onun, sevgilisinin önüne sererdi. Ama, bundan bana ne? İlk çağın harabeleri arasında o vahşi mezar şarkısını okuyan çakal ulumalarıyla, daldığım rüyalardan uyanacak olduktan sonra.. Ne mutlu gelişen bur yurdu bakıp kalbi sevinç ve kuvvetle dolana! Benimkini bana hatırlattıkları zaman, içime bir bataklığa düşüyormuşum hissi geliyor, sanki tabutumun kapağını üzerime örtüyorlar; biri çıkıp da bana yunanlı dediği vakit, bir köpek tasmasıyla boğazımı sıkıyormuş sanıyorum. Ve sonra Bellarmin’im! Bazen boş bulunup ağzımdan bu duygulara ait bazı şeyler kaçırdığım, yahut belki de hırstan gözümde bir damla yaşın belirdiği oldu. O zaman siz Almanların arasında fesat saçan o bilgiç baylarınız yanıma yaklaştılar. Hikmetlerini satmak içi acı çeken bir ruha rastladıklarına memnun, lütfedip bana: - Şikayet etme, iş gör! Diyecek kadar kendilerini alçalttılar, bu zavallılar! Ah, fakat keşke iş başarmaya hiç kalkmasaydım! Ümitlerimden elimde kalan o zaman daha ne kadar çok olacaktı!- Evet, unut insanları ey acı duymuş, şüphelerle kıvranmış, binlerce defa incitilmiş gönül! Ve dön yine geldiğin yere, o değişmeyen, sakin ve güzel tabiatın kolları arasına! HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Hiçbir şeyim yok ki, bu da benimdir diyebileyim. Sevdiklerim uzağımda ve ölmüş, hiçbir ses artık bana onlardan bir haber getirmiyor. Yeryüzünde görecek işim kalmadı. Ödevime bütün isteğimle sarılmıştım; ben o yüzden yıkıldım, ama dünyanın bu yüzden en küçük bir kazancı olmadı. Şimdi adsız ve yapyalnız geri dönüyor, alabildiğine uzanan yurdumda ölüler ülkesini dolaşırmış gibi geziyorum. Biz Yunanlıları ormanın av hayvanları gibi keyfince öldüren avcının bıçağı bana da vurmakta belki gecikmeyecek. Fakat sen göklerin güneşi, sen ışıklarını daha saçıyorsun! Daha sen yeşeriyorsun kutlu toprak! Nehirler hep şırıldayarak denizlere dökülüyor, gölgeli ağaçlar öğlenleri hep fısıldaşıyorlar. Baharın sevinç şarkısı bir ninni gibi fani düşüncelerimi uyutuyor. Her yanından hayat fışkıran dünyanın bolluğu içinde yoksul varlığım besinini bulup doyuyor ve kendinden geçiyor. Ey mutlu tabiat! Güzelliğin karşısında gözerimi kaldırdığım zaman bana ne oluyor bilemem, yalnız önünde akıttığım şu gözyaşlarında cennetin bütün zevki var, sevgililerin en başında gelen sevgili! Havanın nazlı dalgacığı göğsümde oynaştığı zaman bütün varlığım susuyor ve dinliyor. Çoğu zaman, gözlerim göğün yahut da o kutsal denizin sonsuz mailiklerinde, kendimden geçtiği vakit, ruhuma eş bir ruh sanki bana kollarını uzatıyormuş ve ben kimsesizlik acısından sıyrılarak tanrısal bir hayata doğuyormuşum sanırım. Her şeyle bir olabilmek, budur tanrıların hayatı ve insanların saadeti. Canlı olan her şeyle bir olabilmek, haz içinde kendini unutarak tabiat dünyasında yeniden doğmak, işte sevinçlerin ve fikirlerin en yükseği; gün ortasının ağır sıcaklığını kaybettiği, gök gürültüsünün sessizleştiği ve kabaran denizlerin başak tarlaları gibi dalgalandığı ebedi sükün yeri, kutsal ziire. Canlı olan her şeyle bir olabilmek! Bur sözle fazilet kin güden öfkeyi, insan ruhu hükümdarlık asasını bir tarafa bırakır; uğraşan sanatkarın kaideleri Uraniasının (Urania: Gözelik tanrıçası Aphorodite’in diğer bir ismi) önünde hiç olduğu gibi, her zaman birleşik dünyanın manzarası karşısında da bütün düşünceler dağılır, ve o şaşmaz kader hükmünü yürütmez olur; varlıkların birliği önünde ölüm ortadan kalkar ve ayrılmazlık ve ebedi gençlik dünya mutlanır ve güzelleşir. Çoğu zaman bu yükseklikte duruyorum, Bellarmin’im! Ama bir lahzalık bir düşünce beni bulunduğum yükseklikten aşağı yuvarlıyor. Düşünüyor ve kendimi yine eskisi gibi, fanilerin bütün acıları ile baş başa buluyorum. Kalbimin sığınağından, o her zaman birleşik dünyadan eser yok; tabiatın kapalı kolları karşısında ben onu anlamayan bir yabancı. Ah, keşke mekteplerinize hiç ayak atmamış olsaydım. Gençlik ideallerine kapılarak ilimden temiz zevklerimde beni teşçi edeceğini beklemiş, kuyusunun derinlerine dalmıştım, ama benim her şeyimi mahveden o oldu. Aranızda iyice akıllandım, etrafımdaki şeylerden kendimi ayırt etmeyi iyice öğrendim ve beni saran güzel dünyanın ortasında tek başıma kaldım. Yetiştiğim ve yeşerdiğim tabiat bahçesinin dışına atılmışım, öğle güneşiyle kavruluyorum. Ah, insan hayal kurduğu kadar bir Allah, düşündüğü kadar da bir dilenci. Coşkunluk geçtikten sonra o, eline acıyarak sıkıştırdıkları birkaç paraya baka kalan, baba evinden kovulmuş kusurlu bir evlat gibi ortadadır. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Kendimden bahsetmemi istediğin ve böylece geniş zamanları hafızamda canlandırdığın için sana teşekkür ederim. Beni Yunan ülkesine geri çeken de zaten bu oldu; gençliğimin oyunlarına daha yakın yaşamak istedim. Bir işçi cana can katan uykusuna kendini nasıl verirse, benim şüphelerle kıvranmış varlığım da masum bir geçmişin kollarına öyle atılıyor. Çocuk kaygusuzluğu! Güzel kaygusuzluk! Ne çok kereler karşısında susup kaldığım, seven gözlerle seyrine dalarak seni düşünmek istediğim oldu. Fakat biz ancak, aslında fena iken sonradan düzeltilmiş şeyleri kavrayabiliriz; çocukluğu ve masumluğu anlayamayız. Bugün, gönlün bunca çabalayışlarından, buncan düşünmeler ve didişmelerden sonra, etrafında olup bitenlerden haberi olmayan sessiz bir çocuk iken olduğumdan daha fazla bir şey miyim? Evet, çocuk tanrısal bir varlıktır: İnsanların bukalemun renklerini almadan önce. O ne ise tamamıyla odur; ve onun için bu kadar güzeldir. Kanunun ve kaderin boyunduruğu ona ilişmez; hürlük ancak onun nasibidir. Çocuk barış halindedir; kendi karşısına, kendi düşmanı olarak çıkmamıştır daha. Onda hazineler gizlidir; kendi kalbini, hayatın biçareliğini tanımaz. Ebedidir, çünkü ölümden haberi yoktur. Ama insanlar buna dayanamazlar. Bu tanrısal varlığın kendilerine benzemesi, onların da var olduğunu duyması gerektir. Ve daha tabiat çocuğu yaşadığı cennetten çıkarmadan, insanlar onu kandırır, kolundan tutup dışarı çekerler. Varsın o da kendileri gibi alın teri döke döke bu lanet tarlasının ortasında çalışsın, bitsin! Ama uyanış vaktinin de ayrı bir güzelliği var. Şu kadar ki gelip insanı vakitsiz uyandırmasınlar. Kalbimizin, kanatlarını ilk denediği günler, çabuk ve ateşli bir büyümenin hızıyla, o güzel dünyanın ortasında, küçük kollarını sonsuz göklere kaldırarak sabah güneşine gönlünü açan bir bitki gibi durduğumuz o günler, bunlar, ah ne kutsal günlerdir. Nasıl dağlarda ve deniz kıyısında gezip tozardım! Çırpınan kalbimle Tina tepelerinde oturur da şahinlerin ve turnaların yahut da ufkun ardında batar gibi gözden kaybolan yılmaz ve neşeli gemilerin arkasından nasıl bakar kalırdım! Onların batar gibi gözden kayboldukları yere! Derdim, oraya sen de günün birinde gideceksin. O zaman serin bir suya atılıp da, köpüren suları başından aşağı döken bir susuzun ferahlığını duyardım. Sonra içimi çekerek eve döner, şu okul yılları bir bitse! Diye hep düşünürdüm. Zavallı çocuk! Daha hala onlar sona ermediler. Gençliğinde insan gayesi ne kadar yakın sanıyor! Bu aldanış varlığımızın aczine tabiatın gösterdiği yardımların en güzelidir. Çok zaman çiçeklerin arasına uzanır da tatlı bahar havasında güneşlenirken sıcak toprağı saran parlak mailiklere dalar, yahut hayat fışkırtan bir yağmurdan sonra, dallar göğün temasıyla daha ürperir ve suları damlayan ormanın üzerinde yaldızlı bulutlar uçuşurken dağın kucağında, karaağaçlar ve söğütlerin altında otururdum. Sonra akşam yıldızı, semanın öteki kahramanları, bir ihtiyar delikanlılarla beraber kalbe ferahlık veren haliyle göklerde belirirdi. Onlardaki esiri hayatın nasıl ebedi ve zahmetsiz bir intizam içinde aktığını gördüğüm zaman, alemin sükunu, kendim de farkına varmadığım halde kulak kabartıp dinleyecek kadar beni de sarar ve sevindirirdi. O zaman –beni seviyor musun- semalardaki iyi kalpli baba? Diye yavaş sesle sorar cevabını zevk ve emniyetle kalbimde duyardım. Sen ey yıldızların ötesinde sanarak kendine seslendiğim, göğün ve yerin yaratıcısı dediğim, çocukluğumun sevgili mabudu, seni unuttuğum için bana gücenme! Neden dünya kendi dışında bir yaratıcı aratacak kadar yoksul değil? Eğer o, bu güzel tabiat, bir babanın evladı ise, evladın kalbi babanın da kalbi değil midir? Evladın en gizli yerindeki şey onun ta kendisi değil midir? Ama ondan bende var mı? Ben onu bilir miyim? Bazen görür gibi oluyor, fakat sonra korkmaya başlıyorum, gördüğüm şey bana kendi şeklim imiş gibi geliyor. Onu, dünyanın ruhunu elimle tuttum sanıyorum ve uyandığım zaman tuttuğum şey kendi parmaklarımda galiba, diyorum. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Eflatun ile Stella’sı nasıl sevişmişlerdi bilir misin? İşte ben de öyle sevdim, öyle sevildim. Ah, ne mesut bir çocuktum. Dengin, dengi bulması hoştur, ama büyük bir insanın kendinden küçükleri yanına yükseltmesi, bu, tanrısal bir şey oluyor. Mert bir yürekten gelen candan bir söz, zekanın ezici ihtişamını örten hafif bir gülüş, bunlar basit bir hecenin içinde yaşamayı ve ölümü gizleyen sihirli bir muamma, yahut da dağların derinliğinden fışkıran, billur bir damlacığı içinde bize toprağın gizli kudretini tanıtan gizli bir su gibi, ne az ve aynı zamanda ne de çok şeylerdir. Oysaki hissizliklerini bilginlik sayan o barbarlardan, o basit ve saçma adam etme metotları uğrunda gençliğin güzelliğini binlerce defa öldüren, harabeden bütün o haşin canavarlardan ne kadar tiksinirim! Aman Tanrım! Bir baykuş kartal yavrularını yuvasından çıkarır, onlara güneş yolunu gösterebilir mi? Ey benim Adamas’ımın hayali! Af et beni, önünde böyle düşündüğüm için. Her güzel şeyle onun çirkin karşılığı da beraber aklımıza geliyor; tecrübenin bize temin ettiği kazanç da bu değil mi? Sen ey düşündüğüm acı duyan yarım Tanrı, ah sen kendine yakın olan her şeyle beraber hep yanımda olabilsen! Senin, sen ey döğüşücü ve cenkçi, sükunun ve kuvvetinle sardığın her insan, sevgin ve bilginle rastlaştığın her adam senin gibi olsun, yahut da senden kaçsın! Bayağılık veya zayıflığın yanında yeri yoktur! Uzun zaman uzağında kaldıktan sonra sana yaklaşır, ışığınla yeniden aydınlanır, ısınırdım. O zaman donmuş kalbim, göğün ışığı okşayınca çözülen katılmış bir kaynak gibi, yeniden canlanırdı. Saadetimi alıp yıldızlara saklamak isterdim, etrafımdakiler görür de ona değerini vermezler diye… Sarınacağı olmayan bir asma gibi büyümüştüm. Vahşi kollar toprağın üstünde hiçbir yöne doğrulmadan uzanıyorlardı. Bilirsin ya, böyle nice soy kıymetler bizde kullanılmazlar da telef olup giderler. Aldatıcı ışığımla ortalarda dolaşıyor, her biri şeye saldırıyor, her bir şeyden de müteessir oluyordum. Ama bu da çok sürmüyor, başarısız kuvvetlerim boş yere harcanıyordu. Her yönde eksiğim olduğunu duyuyor, yine de gayemi bulamıyordum. O, beni böyle buldu. Medeni dünya adı verilen konu üzerinde sabrını ve sanatını usanmadan denemiş, ama elinde taş ve tahtadan başka madde bulamamıştı. Bu madde belki görünüşte insanın o soy şeklini alabiliyordu, ama benim Adamas’ımın istediği bu değildi. O insan yaratmak istiyordu, ve sanatını bu insanı yaratamayacak kadar fakir bulmuştu. Aradıkları, yaratılması için sanatını fakir bulduğu bu insanlar, vaktiyle yaşamışlardı. Bunu iyice anlıyordu. Nerede yaşamışlardı, bunu da biliyordu. O zaman onlara gitmeye, harabeler arasında onların ruhunu araştırmaya ve yalnız günlerini bu araştırmalarla geçirmeye karar verdi. Yunanistan’a geldi. Ben onu böyle buldum. Gülen gözlerle beni süzerek karşıma çıkışı daha hep gözümün önünde, selamı ve soruları daha hep kulağımdadır. Bir bitki karşısında insan durur da, onun sükunuyla nasıl haris emelleri yatışır, ruhu tatlı bir yeterlik duygusuyla dolarsa o da karşımda böyle duruyordu. Ya ben, ben de onun içten heyecanının bir yankısından başka bir şey miydim? Onun varlığının melodileri değil miydi tekrarını duyduklarım? Gördüğüm varlığa inkılabediyordum ve gördüğüm bu varlık tanrısal bir varlıktı. Bölümsüz bir hayranlığın yüce kudreti karşısında insanların en istekli gayretleri bile ne verimsiz kalır. Bu hayranlık dış yüzde kalmaz, bizi sarması şu yanımızdan yahut bu yanımızdan değildir, zaman, vasıta istemez; buyruğa, zora, kandırmaya da ihtiyacı yoktur; o bizi bir an içinde bütün derinliğimiz ve bütün yüksekliğimizle her yanımızdan birden kavrar; daha, fark etmeden, ne olduğumuzu sormaya kalmadan değişmiş ve onun güzelliğine ve saadetine ermişizdir. Yolu üzerinde böyle asil bir ruhla genç yaşta karşılaşana ne mutlu! Ah, sevgi sevinçleriyle, zevkli uğraşmalarla dolu ne unutulmaz, güzel günlerdi o günler! Adamas’ım bana bazı Plutarch’ın kahraman devrini, yahut Yunan tanrılarının sihirli dünyasını tanıtıyor, bazen gençlik taşkınlıklarını sayı ve ölçü ile nizamlıyor ve yatıştırıyor, bazı da benimle beraber dağlara tırmanıyordu. Gündüzleri kırların ve ormanların çiçeklerini, kayaların vahşi yosunlarını, geceleri de üzerimizdeki kutsal yıldızları seyrediyor, onları insanın anlayabileceği kadar anlamaya uğraşıyorduk. Ruhumuzun, yakınlık duyduğu şeylerden kendini ayırdıktan sonra onlara daha sağlam bağlanarak kuvvetlendiği ve zekamızın gitgide silah kullanacak bir olgunluğa eriştiği bu zamanlarda içimizde ne tatlı bir hoşnutluk duyarız. Ama onu ve kendimi en çok duyduğum zamanlar, çok vakit önce yaşamış ecdadın ruhları gibi gönlümüz bazı gurur ve sevinç, bazı hırs ve üzgünlük dolu Athos’dan yukarı uzandığımız ve oradan Hellespont’a geçtikten sonra, o bir yığın sessiz adanın arasından, Rodos kıyıları ve Tenarus dağlarının yarları boyunca aşağı doğru indiğimiz zamanlardı. Hasret bizi kıyıların içlerine, eski Peloponnes’in karanlık kalbine doğru sürükler, Eurotas’ın ücra kıyılarına Elis, Nemea ve Olympia’nın –heyhat- ölü vadilerine götürürdü. Oradan defneler, güller ve sarmaşıklar ortasında unutulmuş bir Jüpiter mabedinin sütununa dayanır ve vahşi nehir yatağını seyre dalardık. İlkbahar kaynaşmasına ve her zaman taze güneşe bakar da bir vakitler burada insanların da yaşamış olduklarını, bugünse bunlardan bir eser kalmadığını hatırlar ve o mükemmel insanın tabiatından bugüne kalanın bir mabedin harabesinden yahut bir ölünün hafızamıza yerleşmiş hayalinden de az olduğunu düşünürdük. O zaman onun yanında üzgün oturur, ya bir yarı Tanrının tabanından yosunlar toplar, ya bir yiğidin omzunu toz toprak içinden çıkarır, ya dikenli bir dalı keser, yahut da yarısı toprak altında bir Architrav’dan yabani otları ayıklayarak oyalanırdım. Bu sırada Adamas’ım, başaklı sırtları, zeytinlikleri, dağın yamacında oynaşan keçi sürüleri ve dik tepelerden vadiye yayılan karaağaç ormanıyla harabeyi teselli eder gibi saran tabiatın resmini çizerdi. Ayaklarımızın dibinde kertenkeleler oynaşır, öğle sessizliği içinde sineklerin vızıltısından başka şey duyulmazdı.- Sevgili Bellarmin! Sana, Nestor gibi, günü gününe anlatmış olmayı isterdim; toprak sahibi mahsulünü topladıkları sonra anızlı tarlada başak arayan bir adam gibi şimdi geçmişte dolaşıyorum; yerden saman çöplerini topluyor insan. Delos tepelerinde onunla beraber nasıl durmuş, Cynthus’un granit duvarları boyunca o eski mermer merdivenleri onunla beraber nasıl içim ürpertilerle dolu tırmanmıştım. Burası bir zamanlar güneş tanrısının yeriydi. Onun neşeli bayramları burada kutlanırken bütün Yunanistan ayaklanır, yaldızlı bulutlar gibi pırıldaşarak etrafını sarardı. Styx’e (Yer altı dünyasına gidenlerin geçtiği nehir, Akkheron) atılan Achill gibi Yunan gençleri de burada kendilerini zevk ve coşkunluğun dalgalarına atar ve o yarım Tanrı gibi yenilmez bir varlıkla yeniden doğarlardı. Koruluklar ve mabetlerde uyanan ruhları birbirlerinde yankılarını duyar, doğan nefis akortlar gönüllerde sadakatle saklanırdı. Ama, neden bunlardan konuşuyorum? O günleri azıcık olsun anlayabilir miyiz şimdi! Ah, üzerimizde bu lanet varken güzel bir rüya bile gelişemez. Hal, kudurmuş bir şimal rüzgarı gibi zekamızın çiçekleri üzerinde esiyor ve onları daha belirdikleri sırada yakıyor, öldürüyor. Ama ne olursa olsun Cynthus’de yaşadığım o gün, o altından bir gündü! Yukarıya vardığımızda daha şafak söküyordu. Sonra o, ebedi gençliği içinde o eski Tanrı, güneş tanrısı, hoşnut ve zahmetsiz yükseldi. O ebedi titan kendine has binlerce neşe ile tepeye çıktı, bir çocuğun yolu üstündeki fidanlıktan dalgınca koparıp yerlere serpiştirdiği gül yaprakları gibi o da tebessümlerini aşağılara, feleğin ayakları dibine serdiği kendi harap yurduna, mabedine, onun sütunlarına saçtı. Adamas elimi Tanrıya doğru uzatarak bana: “Sen de böyle ol!” dedi. O güler yüzlü ve büyük, göğün yükseklerinde uzanıyor, dünyayı ve bizi harikulade bir şekilde kendi kuvveti ve ruhiyle dolduruyordu. O zaman sabah rüzgarları bizi alıyor da o kutsal varlığa ulaştırıyorlar sandım. Bana Adamas’ın o zaman söylediği her bir söz, ruhumun en gizli yerinde yarattığı keder yahut sevinçle beraber daha hala yaşar. İçimde onun o zaman duyduğuna benzer şeyler duyduğum zaman kendi yoksuluğuna akıl erdiremiyorum. İnsan kendini, kendi öz dünyasında bulduktan sonra kaybın manası kalır mı? Her şey bizim kendi içimizdedir. Başımdan bir tel saç düşer de insan bununla ilgilenir mi? Bir Tanrı olabilecek iken insan neden uşak olmaya uğraşır! Bana o zaman Adamas: “Yalnız kalacaksın sevgilim!” demişti. “Uzak ülkelerde baharı aramaya giden kardeşlerinin arkalarında, o insafsız iklimde bırakıverdikleri bir turna yavrusu gibi kala kalacaksın.” Ve bu böyledir dostum: “Ne kadar zengin olursak olalım, yalnız olamadığımız için, içimizdeki sevgi, biz yaşadığımız kadar yaşadığı içindir ki, fakiriz.” Adamas’ımı bana geri ver, benim olan başka her şeyi topla gel, altımızdaki o ihtiyar ve güzel dünya yeniden tazelensin, uluhiyetimizin, tabiatın kolları arasında toplanıp birleşelim, bak o zaman yoksulluğun manası kalıyor mu? Ama, sakın yanılıp da bizi birbirimizden ayıran kaderdir deme! Bunu yapan biziz, biz kendimiz! Meçhulün karanlığına, başka bir alemin soğuk yabanına atılmaktan sanki zevk alırız. Ve eğer elimizden gelseydi belki güneşin diyarını bırakır, kuyruklu yıldızın sınırları dışına atılırdık. Ah, insan oğlunun vahşi gönlüne yurt bulunamaz. Güneş ışığı yerin bitkilerini önce yetiştirir de sonra nasıl yakarsa, insan da göğsünde biten tatlı çiçekleri, yakınlık ve sevginin zevklerini öylece kendi öldürür. Adamas’ım beni bıraktı diye ona gücendim sanma, ona gücenmedim. Zaten o dönmek için gitmişti! Asya içlerinde bulunmaz mükemmellikte bir kavim saklı imiş; içindeki ümit onu ta oralara sürükledi. Nios’a kadar kendisini uğurladım. Acı günlerdi bunlar. Acıya nasıl dayanılırmış bunu o zaman öğrendim, ama böyle bir ayrılığa bir kere daha dayanacak kuvvet de bende kalmadı. Ayrılık saatine bizi yaklaştıran dakikalar geçtikçe bu insanın varlığıma ne dereceye kadar girmiş olduğunu anlıyordum. Ölen bir insanın veremediği son nefesi gibi ruhum onu tutuyor, bırakmıyordu. Homer’in yattığı yerde bir iki gün kaldık. Nios benim için adaların en kutsalı oldu. Sonunda zorla birbirimizden ayrıldık. Kalbim didinmekten yorulmuştu. Son anda daha bile sakindim. Bir kere daha onu kollarımla sardım. Önünde diz çökmüştüm. Gözlerimi kendisine kaldırdım, yavaşça: “Bana hakkını helal et, babacığım!” dedim. Yüzünde asil bir gülümseme belirdi, alnını sabahın yıldızlarına kaldırdı, gözüyle göğün derinliklerini yararken: “Onu bana koruyun, siz ey geçmişlerin ruhları!” dedi. “Onu kendi ölmezliğine yükseltin! Göğün ve yerin bütün iyi kuvvetleri siz onu yalnız komayın!” Sonra, daha sakin: “İçimizde yaşayan bir Allah var!” diye ilave etti, “Irmaklar gibi kaderi de yönelten odur ve her şey, her bir şey onun unsurudur. Dilerim, her şeyden önce, o seninle beraber olsun.” İşte böyle ayrıldık. Allahaısmarladık Bellarmin’im! HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Gençliğimin sevgili günleri de olmasa, kendi kendimden nerelere kaçardım, bilmiyorum. Ahrette rahat bulmayan bir ruh gibi hayatımın terkedilmiş bucaklarına geri dönüyorum. Her şey ihtiyarlıyor, sonra yeniden gençleşiyor. Tabiatın durmayan bu güzel devrinin acaba biz neden dışında bırakılmışız? Yoksa o bizim için de var mı? İçimizde o her şey olmak hırsı, Atna’nın titanı gibi varlığımızın derinlerinde ikide bir tepen o müthiş hırs, olmasa eğer buna inanırdım. Ama ne olursa olsun, kamçı ve boyunduruk için yaratılmış olmayı kabul etmektense içinde kaynayan bir yağ gibi fıkırdayan bu hissi duymak daha iyi değil midir? Köpürmüş bir harb atı mı, yoksa kulakları düşük bir koşu beygiri mi soydur? Azizim, benim gönlüm de bir zamanlar büyük ümitlerin güneşinde ısındı, ölmezlik zevkini bütün damarlarımda duyduğum, sonsuz ormanların karanlığında dolaşırmış gibi yüksek tasavvurlar arasında dolaştığım, okyanusun balıkları gibi bahtiyar geleceğimin uçsuz bucaksız derinlerine, ebedi derinlerine daldığım zamanlar oldu. Ey mutlu tabiat, senin kucağından ayrılan genç ne cesurca ileri atılmıştı. Denemediği silahları içinde ne büyük sevinç duyuyordu. Yayı gergindi, okları da tirkeşin içinde hışırdıyorlardı. Ona yol gösterenler, o ölmez insanlar, ilk çağın dahileri idi ve bunların ta ortasında onun Adamas’ı duruyordu. Gezdiğim ve duğum yerde o yetgin şahsiyetler hep benimle beraberdiler ve göğün dev bulutları nasıl birleşir de neşeli bir yağmura dönerlerse, benim hayalimde de bütün zamanların başarıları yalayan alevler gibi birbirleriyle birleşiyor, böylece olimpiyatların yüzlerce zaferi benim için tek ve sonsuz bir zafer haline geliyordu. Buna kim dayanabilir? İlk çağın o korkutan güzelliği kimi beni sardığı şekilde sarar da onun karşısında insan kasırga ile devrilen taze ağaçlar gibi devrilmez ayakta kalır? Hele insanın, bende olduğu gibi, benlik duygusunu kuvvetlendirebilecek hiçbir elemanı da olmazsa? Evet, eskilerin büyüklüğü bir fırtına gibi benim başımı eğdi, yüzümün çiçeğini koparıp götürdü. Beni görmediklerini bildiğim çoğu zaman, ırmağın yanına devrilip de boynu bükülmüş dallarını sulara saklayan bir çam gibi, yatıp ağlıyordum. Büyük bir adamın hayatından bir an için, canımı vermeye ne kadar hazırdım! Ama ne fayda, ortada beni isteyen yoktu. Hiçliğini bu kadar görmek, ah, bu pek acınacak bir haldir; bunu anlamayan pek soruşturmasın, tabiata şükretsin ki kelebekleri olduğu gibi, onu da sefa için yaratmıştır, gitsin ve yaşadığı kadar ağzına acı ve bedbahtlık kelimelerini almasın. Pervane ışığı nasıl severse ben de kahramanlarımı öyle seviyordum; onların tehlikeli yakınlığına sokulur, kaçar, sonra yeniden yaklaşırdım. Yaralı bir geyik suya nasıl koşarsa, yanan göğsümü serinletmek, içimde kuduran büyüklük ve şöhret rüyalarından yıkanıp sıyrılmak için, ben de zevk kasırgalarının ta ortasına kendimi öyle atıyordum. Ama ne fayda! Çoğu zaman yanık kalbimin acısına dayanamaz, gece yarısı bahçeye, çiğ düşmüş ağaçların altına koşardım. Kaynağın ninnisi, tatlı rüzgar ve ay ışığı hislerimi yatıştırıp da gümüşten bulutlar üzerimde başı boş ve hoşnut dolaştığı ve deniz dalgalarının sönen sesi uzaktan uzağa kulağıma vurduğu o zamanlar, kalbim onun sevgisinin bütün büyük hayalleriyle ne tatlı oyalanırdı! Üzerimde sabah ışığının şarkısı yavaş sesle başladığı zaman: “Selam size, ey göktekiler!” diye hayalimde konuşurdum. “Siz ey yüce ölüler, selam size! Ben de arkanızdan gelmek istiyorum, asrımın verdiğini üzerimden silkip atmak, ölülerin daha erkin dünyasına çekilmek diliyorum.” Ama zincir altında kıvranıp eriyor, susuzluğumu gidermek için uzattıkları tası acı bir zevkle ellerinden kapıyorum. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Adamas gideli beri odam bana dar gelmeye başlamıştı. Zaten senelerdir Tina’da sıkılıyordum. Biraz çıkıp dolaşmaya karar verdim. Babam: “Önce İzmir’e git” dedi. “Orada deniz ve cenk marifetlerini, kültürlü milletlerin dillerini, görüş ve düşünüşlerini, gelenek ve göreneklerini öğren, her bir şeyi tart ve en iyisini seç! Ondan sonra ötelere gitmene bir diyeceğim kalmaz.” Annem: “Biraz da sabrı öğren!” diye ilave etti. Söylenenleri şükranla kabul ettim. Gençlik sınırlarından dışarı atılan ilk adım o ne hoş şeydir. Tina’dan ayrıldığım günü ne zaman ansam dünyaya geldiğim günü düşünüyorum sanırım. Sanki bir başka güneş altında idim, sanki yerin, denizin ve havanın zevkine o gün ilk defa varıyordum. İzmir’de yetişmem yolunda sarf ettiğim canlı emek, yaptığım feyizli ilerlemeler sayesinde kalbim bir hayli sükun bulmuştu. Bu devrenin eğlence ile geçmiş bazı güzel akşamları da hiç aklımdan gitmez. Meles kıyılarındaki her zaman yeşil ağaçların altına, Homer’imin doğduğu yerlere gider, adak çiçekleri toplar onları bu kutsal nehre atardım! Sonra sakin hayallerim içinde yakındaki mağaraya varırdım! Diyorlar ki o büyük insan, İlyadını burada terennüm edermiş. Onu bulur, önünde bütün varlığımın sustuğunu duyardım. Elimdeki kitaba, tanrısal şiirine daldığım zaman o, içimde yepyeni ve bambaşka bir canlılıkla sanki yeninde doğardı. Zevkle andığım şeylerden biri de İzmir etrafında yaptığım gezidir. İzmir çok güzel yer, “kanadım olsaydı da yılda bir kerecik olsun Küçük Asya’ya uçsaydım” diye ne çok kereler içimden geçirmişimdir. Bir gün Sardes ovasından çıkmış Tmolus’un kaya duvarları arasından tepeye tırmanmıştım. Geceyi dağın eteğinde, mersin ağaçları, mis kokan laden çalılıkları arasındaki şirin bir kulübecikte geçirmiştim. Paktolus’un altın suları üzerinde kuğular dolaşıyor, Cybele’nin eski bir mabedi karaağaçlar arasından ürkek bir hayal gibi başını uzatarak ayın parlak ışığına bakıyordu. Beş zarif sütun yıkıntıların üzerinde boyunlarını bükmüş duruyor, ayakları dibinde, yıkılmış şahane bir kapı yatıyordu. Ertesi gün çiçek açmış binlerce fundanın arasından dar yolumu takiben yukarı uzanıyordum. Dik yamaçtan fısıltılı ağaçlar başlarını eğiyor ve beni taze çiçeklerinin yağmuruna tutuyorlardı. Sabahleyin yola koyulmuştum. Öğle olduğu zaman dağın tepesindeydim. Orada durdum, göklerin temiz havasını içime çekerek neşe ile ilerilere baktım. Ne mesut zamanlardı bunlar. Geldiğim yurt önümde birdeniz gibi uzanıyordu, taşkın, canlı bir neşe ile dolu. Bahar kalbimi sonsuz ve semavi bir renk oyunu içinde selamlıyordu; göğün neşesi, yeryüzünden vuran binlerce değişik ışık içinde nasıl kendini bulursa, ruhum da onu saran, her yandan yüzüne fışkıran hayatın bolluğu içinde öylece kendini buldu. Sol yanımda, kartalın yavrularıyla oynaştığı karlı tepelerin ışıktan yanarak göğün maviliklerine doğru uzandığı yerlerden koşup gelen nehir, neşeli çığlıklar atarak yüksekteki mermer kayadan aşağıya, ormanların içine atlıyordu. Sağımda Sipylus’un ormanları zerinde yuvarlana yuvarlana yaklaşan yağmur bulutları vardı; onların sürüklediği fırtınayı olduğum yerden duymuyor, ancak saçlarımda hafif bir rüzgar duyuyordum. Ama bu bulutlardaki gök gürlemesini geleceğin sesini işitir gibi belirsiz işitiyor, çakan şimşeği, sezilen bir uluhiyetin uzak ışığını görür gibi görüyordum. Cenuba döndüm ve yoluma devam ettim. Şimdi ortasından Gayster’in geçtiği bütün o cennet yurt önümde apaçık yatıyordu. Nehir, onu saran güzelliklerin bolluğu içinde ne kadar çok kabilse o kadar çok kalmak ister gibi, nazlı kıvrımlarla uzanıyordu. Sabah rüzgarı gibi ruhum bahtiyar, aşağıda dağın kenarındaki tanımadığım asude köycükten ta içerilerde Messogis dağ zincirlerinin silik gölgelerine kadar güzellikten güzelliğe durmadan dolaşıyordu. İzmir’e ziyafetten dönen bir sarhoş gibi döndüm. Kalbim hoşa gider şeylerle o kadar dolu idi ki faniliğe bu taşan güzelliklerden katmamak elimden gelemezdi. Tabiatın güzelliğini öyle bir isabetle çalıp içime saklamıştım ki insan hayatının gediklerini bunlarla doldurmadan bırakmam mümkün olamazdı. Yoksul İzmirim içten sevincimin renkleriyle boyandı, gelin gibi ortaya çıktı. Şehrin neşeli halkına yakınlık duyuyordum. Geleneklerindeki saçmalıklar bir çocuk maskaralığı gibi bana neşe veriyordu. Yaradılışımda bütün o, alışılagelmiş merasim ve usullerden uzak olduğum için her şey ile eğleniyor, karnaval elbiseleri giyer gibi onlara bürünüyor sonra yine çıkarıyordum. Ama aslında günlük hayatımın tatsızlığına biraz çeşni verenler, merhametli tabiatın içinde yaşadığımız karanlığın ötesine berisine birer yıldız gibi serpiştirdiği manalı yüzler, manalı duruşlu insanlardı. Bunlara bakar da nasıl kalpten sevinirdim; bu sevimli hiyerogliflere nasıl inançla mana verirdim! Ama bunlarla yaptığım tecrübe de, vaktiyle bir baharda kayın ağaçlarıyla yaptığım tecrübeden pek farklı olmadı: Bu ağaçların usaresinin bahsini duymuş, kendi kendime “bu zarif gövdenin verdiği su kimbilir ne nefis bir içki olmalıdır” diye düşünmüştüm. Oysaki onda kuvvet ve mana yoktu. Ah! Duyduğum ve gördüğüm bütün diğer şeyler ne berbat şeylerdi. Bu aydınların arasında dolaştıkça zaman zaman “insan nesli hayvan aleminin birbirinden ayrı çeşitlerine inkılabetmiş olmalı” diye düşündüğüm oluyordu. Her yerde olduğu gibi burada da en bakımsız, en çok tefessüh etmişler erkeklerdi. Müzik duydukları zaman ağlayan hayvanlar vardır. Öbür yönde benim iyi yetişmiş insanlarım ruh güzelliğinden, kalbin faziletinden laf açıldı mı gülüyorlardı. Kurtlar alev gördüler mi kaçışırlar. Bu insanlar da bir zeka kıvılcımı gördükleri zaman usulcacık, arkalarını dönüyorlardı. Yanılıp da eski Helen yurdunu iyilikle bir anacak olsam esnemeye başlarlar, bugünkü günde de insan aradığını buluyor diye cevap verirlerdi; bir başkası atılır, manalı manalı, ağzımızın tadı çok şükür bozulmadı, derdi. Sonra da bunu belirtirlerdi. Biri kalkar bir kayıkçının ağzına yakışır şakalar yapar, bir başkası yanaklarını şişire şişire hikmetlerini savururdu. Bir diğeri daha bilgiç bir tavırla parmağını havada şöyle bir şaklattıktan sonra: “Damın üzerindeki kuşlara ben asla aldırış etmemişimdir, avucumdakiler bana yeter” diye bağırırdı. Ama kendisine ölümden bahsedilince, hemencecik ellerini duaya kavuşturur, sonra da lafı yavaş yavaş rahiplere getirerek, bunların sözlerini eskisi gibi geçirememesinin pek tehlikeli bir şey olduğunu ileri sürerdi. Arada bir işime yarayanlar, hikaye anlatıcılardı. Anlatıcı değil sanki yabancı şehir ve memleketlerin ayaklı isim kartoteği. Onlar durmadan konuşurken insan, içinde, ata binmiş hükümdarların veya kilise kulelerinin, yahut da çarşı meydanlarının gösterildiği resim kutularına baktığını sanırdı. Nihayet bıkmış, oradan oraya kendimi atmaktan, çölde üzüm, karda çiçek aramaktan usanmıştım. Şimdi büsbütün yalnız yaşıyordum, gençliğimin o uysal hali ruhumdan hemen tamamıyla silinmişti. Asrın düzelmeyeceğini, anlattığım ve anlatmadığım bazı şeylere bakarak iyice anlamıştım, tek bir insanda olsun kendi dünyamı bulmak, cinsiyetimi boş bir hayalde kucaklamak tecellisi, bu güzel teselli de artık kalmamıştı. Ümitsiz bir hayatı düşün, dostum! Kömürden sıçradıktan sonra sönen bir kıvılcım, yahut da sonbaharda işittiğimiz, bir an inledikten sonra dağılıp gidiveren geçici bir rüzgar, hayat o zaman bundan farklı bir şey midir? Kış gelir kırlangıç kendine daha rahat bir yurt aramaya koyulur. Günün sıcağı ortasında geyik koşuşturur, gözleriyle bir kaynak aramaktadır. Çocuğa annesinin kendisine meme vereceğini söyleyen mi vardır? Ama bak, onu kendiliğinden arar. Ümit olmasaydı, yaşamak da olmazdı. Kalbim, daha uygun bir zamanda açmak için hazinelerine şimdilik kilit vuruyordu, beklediği o eşsizlik ve kutsallığa, vefaya elbette ki susamış ruhum hayatının herhangi bir devresinde rastlayacaktı. Geleceği gizli ve belirsiz içimizde duyduğumuz anların çoğunda ferahlaşan alnımı bu hayal ay ışığı sessizliğiyle sarıyordu. Ona ne derin zevkler duyarak kapılıyordum! Seni daha o zamandan tanıyorum. Hayatın karanlık bir dalgasından sıyrılıp güzelliğin barışı içinde karşıma çıktığın gün gelmeden, daha o zamandan sen koruyucu bir melek gibi bulutlar arasından bana bakıyordun. O zaman bu kalp artık didinmiyor, yanmıyordu. Varlığım öz muhiti içinde, onun tatlı rüyaları içinde, durgun havada kımıldayan bir zambak kadar belirsiz kımıldıyor, uyanıyordu. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E İzmir artık gözümde yoktu. Zaten gönül de büsbütün yorgun düşmüştü. Belki zaman zaman içimde dünyayı gezip tozmak, yahut herhangi bir harbe girivermek veya Adamas’ımı bulup hoşnutsuzluğumu onun ateşinde yakıp yok etmek isteklerinin belirdiği oluyordu; ama, işte bu kadarla kalıyor, manasız ve ölü hayatım hiçbir tazelikte canlanmadan sürüp gidiyordu. Yaz artık geçmek üzere idi; karanlık ve yağmurlu günleri, fırtınalı rüzgarları, sellerin coşkun akışlarını şimdiden duyar gibi oluyordum; fışkıran köpüklü bir kaynak gibi bütün bitki ve ağaçların uçlarına kadar yükselmiş olan tabiat, şimdi benim endişeli gözlerime büzülmüş, kapanmış ve –benim gibi- kendini dinler görünüyordu. Bütün bu uçup giden hayattan alabildiğim kadarını beraberime almak, dışarıda alışıp sevdiğim her şeyi kaçırıp içime saklamak istiyordum. Biliyordum ki yıl dönüp de geri geldiği zaman beni bu ağaçların ve tepelerin olduğu yerde bulamayacaktır. Onun için şimdi her zamankinden çok yaya veya atla dolaşıyor, bütün havaliyi geziyordum. Ama beni asıl dışarıya sürükleyen, kaç zamandır kale kapısının önündeki ağaçlıktan geçerken rastladığım bir insana rastlamak için içimde duyduğum gizli istekti. Bu yabancı, olağanüstü insan, mahzun bir çekingenlikle güzelliğini seyreden, boyunu ve kuvvetini tartan, bu ateşli güneş yanığı Romalı başını yasak meyveye bakar gibi gizli bakışlarla bakıp zevk duyan bodur hemcinsleri arasında genç bir titan gibi ayrılıyordu. Bakışlarına sonsuz feza bile dar gelecekmiş gibi duran bu adamın gururu bir yana bırakarak kendini gözümde duyuncaya kadar aradığını ve uğraştığını gördüğüm zaman harikulade anlar yaşıyordum. İkimiz de kızarıyor, birbirimizin arkasından baka baka geçip gidiyorduk. Bir gün Mimas ormanlarının ta içlerine dalmış, bütün günü at üzerinde, bu ormanda dolaşarak geçirmiştim. Eve dönerken iyice geç olmuştu. Yaya gidiyor ve atımı dik ve bozuk bir patikadan, ağaç kökleri ve taşlar arasından aşağı indirmeye çabalıyordum. Çalılar arasından yol açarak önümde ve az aşağıdaki mağaraya doğru inerken birdenbire Karaburun’lu iki haydut üzerime atıldı. İki yalın kılıca karşı kendimi korumak zor oldu; ama adamlar başka işten yorgun oldukları için sonunda kendimi kurtarabildim. Hiçbir şey olmamış gibi yeniden atıma bindim ve aşağı doğru ilerledim. Dağın eteğine doğru ormanların ve kayalıkların ta orta yerinde küçük bir çayır karşıma çıktı. Bu sırada ay karanlık ağaçların üzerinden yükselmiş, ortalık aydınlanmıştı. Az ötede, yere otların üzerine uzanmış beygirler ve yanlarında da birkaç adam gördüm. “Kimsiniz?” diye bağırdım. Bir yiğit sesi ani bir sevinçle: “Hyperion’muş!” dedi. Bu ses: “Beni tanıyacaksın” diye devam etti. “Sana her gün kale kapısının önündeki ağaçlıkta rastlıyorum.” Atım bir ok gibi ona doğru atıldı. Ay ışığı apaydın yüzüne vurmuştu. Kendisini tanıdım ve attan indim. O sevimli ve canlı adam elimi sinirli avucu içinde sıkarak “Tün aydın!” dedi; manasını ta içimde duyduğum tatlı ve vahşi bir bakışla yüzüme bakıyordu. O anda, ah, manasız hayatım sona ermişti. Alabanda –yabancının adı bu idi!- uşağı ile beraber giderken haydutların hücumuna uğradığını, benim karşıma çıkan iki tanenin önce kendisi tarafından kovulmuş olduğunu, yolu kaybettiğinden ormandan çıkabilmek için ben gelene kadar burada beklemek zorunda kaldığını anlattı. “Bütün bu arada bir dosttan oldum!” dedi. Ölü atını işaret ediyordu. Atımı uşağına verdim, yaya olarak yolumuza devam ettik. “Bunu hak etmiştik” diye söze başladım, kol kola girmiş ormandan çıkıyorduk, “ne diye bu kadar zaman bekledik de bir aksilik bizi bir araya getirinceye kadar birbirimize uzak durduk?” Alabanda: “Ama şunu bil ki bu işte daha kabahatli olan ve daha soğuk davranan sendin” diye cevap verdi, “ben bugün atımla senin peşinden geliyordum.” “Yüce adam!” diye bağırdım. “Göreceksin, başka şeyde belki, ama sevgide beni asla geçemezsin!” Gittikçe birbirimize yakınlaşıyor, gittikçe daha neşeleniyorduk. Şehir yakınlarında, şırıldayan suların, meyve ağaçları ve mis kokulu çayırların ortasında dinlenen yapısı düzgün bir hanın önüne gelmiştik. Geceyi orada geçirmeye karar verdik. Açık pencerelerin önünde geç vakte kadar baş başa oturduk. Derin ve manalı bir sessizlik bizi sarmıştı. Toprak ve deniz üzerimizde sallanan yıldızlarınki kadar mutlu bir sessizliğe ermişlerdi. Denizden odaya eserek ışığımızla nazlı nazlı oynayan hafif bir rüzgardan başka hareket, uzak bir musikinin arada bir bize kadar ulaşan hızlıca nağmelerinden başka ses yoktu. Uyuyan bir devin korkulu rüyalar arasında aldığı hızlı soluklar gibi, sema yatağında yuvarlanan uzak bir gök gürültüsünün sessizliği yırtan yankısı zaman zaman duyuluyordu. Kalplerimiz zorla kapalı kalmanın verdiği bütün bir hızla birbirine yaklaşıyordu. Karşılaşan iki dere gibiydik. Aynı kuvvetle sürükleyip sürüklenen tek ve şahane bir nehir halinde engin denize doğru yola çıkabilecekleri yere ulaşmak için kendilerini birleştirecek yolu açmaya çabalayan ve tepelerden aşağıya atılırken akışlarını yavaşlatan toprak, taş, çürümüş odun ve bütün hareketsiz karışıklığın ağırlığını fırlatıp uzaklaştıran iki dere. O, felekten ve insanların barbarlığından kaçmak için, evini barkını bırakmış, yabancılar arasında sürüklenmiş, küçük yaştan beri acıya kanıksamış ve yabancılaşmış, ama yine de sevgi ile, içinin sert kabuğunu yarıp cana yakın bir unsura ulaşmak hevesi ve isteği ile dolu bir kalbi saklayabilmiş bir insan; ben, şimdiden her bir şeyle ruhunun ilişiğini kesmiş, hayatın boş ve manasız gürültüsüyle –tuhaftır- kalbinin en tatlı nağmelerine sürüklenmiş bir insan. Bir insan ki, körlüğe ve kudretsizliğe düşman ve sonra kendine karşı kör ve kudretsiz, bilgiç ve akıllı geçinenlere, barbarlara, zeka saçar görünmek isteyenlere uzaktan bile ilgisi olan her şeyden bütün ruhuyla ikrah etmiş –ve yine de ümit dolu, yine de daha güzel bir hayatın geleceğine inanmış.- Bu iki genç sevinçli ve taşkın bir sabırsızlıkla birbirlerine sarılmazlar da ne yapalardı? Nerelerdesin şimdi ey benim dostum ve savaş arkadaşım Alabanda? O bilinmeyen aleme çekildiğine, rahata kavuştuğuna inanacağım geliyor, yine ta eskiden, çocukluğumuzda olduğumuz gibi oldun sanıyorum. Bazen, göklerde kopan bir fırtına tanrısal kuvvetlerini ormanlara, başaklara serpiştirirken, yahut coşkun denizin dalgaları birbiriyle oynaşır, veya dolaştığım dağın tepesini kartalların korosu çınlatırken, içimde bir çarpıntı duyuyorum. Sanki Alabanda’m yakınımda imiş gibi kalbim heyecana geliyor; ama, o ateşli, insafsız ve yaman şikayetçi asıl, asrın günahlarını sayıp dökerkenki haliyle, gözle görülür, elle tutulur, şaşmaz bir canlılıkla içimde yaşar. Onu dinlerken ruhum en derin şerlerine dek, nasıl uyanır, ağzımdan nasıl şaşmaz bir hakseverliğin hırsla gürleyen sözleri dökülürdü! Nemesis’in (Günah işleyenlerin, kabahatli olanları cezalandıran tanrıça) elçileri gibi düşüncelerimiz bütün dünyayı dolaşır ve üzerindeki lanetten bir eser kalmayıncaya kadar bu dünyayı temizlerdi. Adalet sandalyemizin önüne geçmişi de çağırırdık, ne o mağrur Romanın güzelliği önünde başımız döner, ne de genç Atina’nın gösterişiyle gözümüz kamaşırdı. Sevinç çığlıkları atarak ormanları ve dağları durmadan aşan fırtınalar gibi ruhlarımız yüce tasavvurlar içinde genişler, uzaklara ulaşırdı; ama dünyamızı bir çocuk bilgisizliği içinde, hiçbir zorluğu hesaba katmadan, kolayca, sanki bir sihirli kelime söylemişiz de hemen oluvermiş gibi yaratmamıştık; Alabanda böyle davranmayacak kadar düşüneli ve mertti. Ama bazen eziyet vermemiş bir hayranlık da cenkçi ve manalı bir ifade taşır. Hiç gözümün önünden gitmeyen bir gün de şudur: Beraber kıra gitmiştik; her zaman yeşil defnelerin kuytuluğunda sarmaş dolaş oturmuş, Eflatunumuzun ihtiyarlama ve gençleşmeye dair o pek yüksek yazılarını beraberce okuyorduk. Arada bir kitabı bırakıyor, sessiz ve yaprakları dökülmüş tabiatın kucağında dinleniyorduk. Sonbahar uykusuna dalmış ağaçların etrafında gök, bulutları ve güneş ışığı ile her zamankinden güzel oyunlarını gösteriyordu. Sonra biraz da bugünkü Yunanistan’dan konuştuk, bunun bahsini ederken benimki kadar onun da içi kan ağlıyordu. Zira bu şerefini kaybetmiş toprak, Alabanda’nın da anayurdu idi. Alabanda gerçekten fazla heyecanlanmıştı. “Ne zaman bir çocuğa baksam” diyordu bu insan “onun ne zelil ve ahlak bozucu bir boyunduruğun altına gireceğini düşünürüm. Sonra düşünürüm: O da bizim gibi acı çekecek, o da bizim gibi insan arayacaktır, o da bizim gibi güzeli ve doğruyu soruşturacak, o da bizim gibi yalnız kalacağı için neslini üretemeden çekilip gidecek, o da –Ah, alın evlatlarınızı beşiklerinden, fırlatın, atın sellerin içine… Hiç olmazsa rezilliklerinizi görmesinler.” “Şüphe yok Alabanda” dedim, “şüphe şok ki bu böyle kalmayacak.” “Nasıl değişecek?” diye cevap verdi. “Kahramanlar şöhretlerini, bilginler tilmizlerini kaybettiler. Asil bir ulusa hitap etmeyen büyük işler, boş bir kafanın önüne indirilmiş kuvvetli bir vuruşa benzer. İşte o kadar. Büyük sözler, büyük kalpler yankılar uyandırmazsa, hışırdayarak aşağıya, çamurun içine düşen, ölecek bir yapraktan farklı mıdırlar? Yapacak bir şey var mı elinde?” “Küreğe yapışmak, çamuru fırlatıp bir çukura atmak” dedim. “Ruhu ve büyüklüğü, ruh ve büyüklük doğuramaz olmuş bir ulusun, insanlığını muhafaza eden diğer uluslara benzer tarafı artık kalmamıştır. Onun artık hakları da kalmamıştır. İradesini kaybetmiş bu ölülere bir Romalı yüreği taşıyorlarmış gibi saygı göstermeye özenmek, manasız bir maskaralık, yanlış bir inanış olur. Atın onları bir tarafı! Bu cılız ve çürük ağacı bırakmayan bulunduğu yerde dursun. Yeni bir dünya için gelişmekte olan genç varlığın ışığını ve havasını çalmaktan başka onun faydası ne?” Alabanda boynuma atıldı, beni kucakladı, buseleri ruhuma işliyordu. “Silah arkadaşım!” dedi. “Sevgili silah arkadaşım! Ah işte şimdi yüz tane kolum var!” “Nihayet bir kerecik kendi teranemi duydum!” diye devam etti. Sesi savaş çağrısı gibi kalbimi yerinden oynatıyordu. “Fazlasını istemiyorum! Pek güzel söyledin, Hyperion! Nasıl? Allah bir solucana tabi olacak, öyle mi? İçimizdeki Allah, önünde açılan sonsuzluk yolundan yürümek için duracak da bir solucanın kenara çekilmesini bekleyecek ha? Hayır! İsteyip istemediğinizi soran yok size! Sizin istemeye niyetiniz yok, köleler, barbarlar! Sizi akıllandırmaya özenmek de boş olur! Zafer yolunda ilerleyen insanlığın yürümesine engel olmayın, bize bu yeter. Ah, tutuşturun meşalemi, gidip çiçekli topraktaki işe yaramaz otları ateşe vereyim! Verin bir dinamit de yakayım, hantal odunları yeryüzünden kaldırayım!” “Yahut onları tutup, usuletle bir kenara itelim!” diye sözüne karıştım. Alabanda bir zaman sustu. Neden sonra “Geleceğe bakınca içimde sevinç duyuyorum” diye başladı. Ellerimi ateşli avuçlarının içine almıştı. “Adi bir ölümle ölmeyeceğim, şükür Tanrıya! Uyuklamaya bahtiyarlık diyenler, kölelerdir! Bahtiyarlık! Karşıma geçip de bana siz bahtiyarlığınızdan laf açtığınız zaman, dilimin üstünde lapa ve ılık su varmış gibi oluyorum. Zafer taçları giydirdiğiniz, edebiyet bağışladığınız şeylerin hepsi böyle aptalca, böyle kötü şeyler! “Sen ey, üzerimizde dolaşarak, durup dinlenmeden kendi yüce ülkesine tesir eden, boğduğun ışıklar içinde ruhunu okuduğum kutsal nur! Ben seninki gibi bir bahtiyarlık dilerim. “Güneş çocukları, kendi başarılarıyla beslenir, zaferleriyle yaşarlar; cesaretleri zekalarından gelir, neşeleri kendi kuvvetleridir!” Bu adamın ruhuna kapılarak bu kadar kolaylıkla sürüklendiğini gördüğü zaman insanın adeta utanası gelirdi. “Aman Tanrım” diye bağırdım. “Ah, ne zevk! –Bir başka zaman içinde yaşıyor olmalıyız! Bu ses benim basit yüz yılımın sesi değil, bu toprak, insan kalbinin, sürücünün kırbacı altında soluduğu o toprak olamaz.- Evet, o eşsiz ruhunun namına andiçiyorum. Arkadaş, benimle beraber bu yurdu kurtaran sen olacaksın!” “Bunu yapacağım” dedi. “Yahut öleceğim!” Bugünden sonra birbirimizi her gün biraz daha kutsal tutmaya, her gün biraz daha çok sevmeye başladık. Derin ve anlatılmaz bir ciddilik üzerimize çökmüştü. Ama bu, bir arada daha da mesut yaşamamıza engel olmuyordu. Her birimiz kendi ruhunun musikisi içinde varlığının öz sesini dinleyerek yaşıyor, bir büyük ahenkten bir diğerine süs katmadan atlıyor, ilerliyorduk. Müşterek hayatımızda mükemmel bir disiplin ve cesaret hakimdi. Alabanda bir gün gülerek: “Neden bu kadar az konuşur oldun?” diye sordu. “Güneşe yakın çok sıcak yerlerde” dedim, “Kuşlar da ötmez olurlar.” Ama yeryüzünde her bir şey yükselen ve inen bir dalga halindedir, insanın bütün yüce kuvveti hiçbir şeyi tutup durdurtmaya yetmez. Bir gün bir çocuk görmüştüm. Elini uzatmış, gideceği yola hiç şaşmadan giden ay ışığını yakalamaya çalışıyordu. Biz de böyle durur, kaderin akışını durdurmaya çabalarız. Ah bu akışa da, yıldızların seyrine baktığımız gibi, sessiz ve düşünceli durup bakmak elimizden gelseydi! Ne kadar fazla bahtiyarsan, seni çökertip mahvetmek de o kadar kolaydır. Alabanda ile yaşadığım o mutlu günlerde, sanki sivri bir kayanın tepesinde duruyorduk, yanındakine şöyle bir ilişecek olan ötekini yamacın yalçın kayaları üzerinden aşağıdaki dumanlı derinliklere kurtuluşsuzca yuvarlayacaktı. Chios’a kadar enfes bir gezinti yapmış, birbirimize binlerce sevinç vermiştik. Denizlere meltemler nasıl hükmederse, tabiatın o yüze gülen güzellikleri de bize öyle hükmediyordu. Hiçbir söz söylemeden, sevinçli bir şaşkınlık içinde, birbirimizin yüzüne bakıyorduk. Ama gözler şöyle diyordu: Seni hiç böyle görmemiştim! Yerin ve göğün kuvvetleri bizi bu kadar güzelleştirmişti. Bu yolculuk sırasında, neşeli bir ateşle, bazı şeylere dair münakaşalar yaptığımız da oldu. Bu münakaşalarda da yine her zaman gibi, bu zekanın, daldığı çıkmazda, nizamsızca, başı boş bir neşe havası içinde yürüdüğü halde, yine de tam bir şaşmazlıkla yolunu bulduğunu görmek kalbimi sevince boğmuştu. Karaya ayak basar basmaz yalnız kalmanın yoluna baktık. Baş başa kaldığımız zaman, içten bir sevgi ile ona: “Sen karşındakine kanaat kazandıramazsın” dedim, “Sözlerin insanın zihnini çeliyor, ağzını açman kazanmana yetiyor; konuştuğun zaman insanın içinde şüphe bırakmıyorsun. Şüphe olmayınca da kanaat olmuyor.” Buna karşılık: “Koca mültefit” dedi. “Doğruyu söylemiyorsun. Ama yine memnunum, düşüncesizliğe beni sürüklediğin pek çok olmuştu. Bir kere de bana yanlışımı göster! Taçları tahtları verseler senden ayrılmaya razı olmam. Ama, bu kadar sana bağlı olmak, sensiz bir an yapamamak düşüncesi, zaman oluyor ki içime korku veriyor. Şimdi gel…” diye devam etti, “Büsbütün senin olmam için her şeyimi bilmelisin! Bugüne kadar daldığınız güzellikler ve sevinçler arasında geçmişe bakmayı unuttuk.” Ve sonra bana hayatını anlattı; onu dinlerken genç Herkules’in Megara ile cenkleşmesini görüyorum sandım. “Kalbin şimdi daha rahat olacak mı?” diye talihsiz hayatının hikayesini bitirdi. “Çoğu zaman haşin, can sıkıcı, geçimsiz olmamı şimdi bana bağışlıyor musun?” “Ah, sus, sus!” diye en içli bir heyecanla bağırdım. “Yaşıyorsun ya, kendini benim için muhafaza ettin ya, bu yeter!” “Evet senin için!” dedi. “Kalpten sevindiğim şey, bu halimle bende bir tat bulabilmen. Zaman zaman ağzına yavan bir elma lezzeti veriyorsam, o zaman uğraş, içilecek hale gelinceye kadar özümü benden al.” “Bırak beni, bırak beni!” diye boş yere çabalıyordum, bu insanın karşısında bir çocuktan farksızdım; bunu kendinden de saklamadım; göz yaşlarımı gördü, göstermeseydim bilmem ne kadar üzülecekti! “Zevke dalmışız” diye Alabanda yeniden söze başladı, “zamanı mesti içinde öldürüyoruz.” Yeniden neşelenmiştim: “Beraber beylik günlerimizi yaşıyoruz” dedim, “böyle zamanlarda insan kendini cennette imiş diye tutsa yeridir. Şimdi gelelim deminki konuşmamıza! “Devletin salahiyetlerine sen çok geniş alan bırakıyorsun. O, zorla alamayacağı şeyi istemeye kalkmamalıdır. Ama, sevginin ve ruhun verimi zorla alınır şeyler midir? Bunlara ilişmesin, yahut da onun kanununu alıp içyüzünü aleme teşhir etmeli! Şu muhakkak, devleti, ahlak mektebi haline sokmak isteyen, nasıl bir günah işlediğini bilse, bunu yapmaz. Ferdin bütün saadetini devletten beklemesidir ki onu bu çekilmez hale getirmiştir. “Devlet, hayatın çekirdeği etrafında sert bir kabuk, işte o kadar; insan meyvelerinin ve çiçeklerinin bahçesini çevreleyen bir duvar. Ama toprak verimsiz olunca bahçeyi çevreleyen duvar ne fayda etsin? O zaman tek fayda gökten dökülen yağmurdan gelebilir.” “Ey göklerin rahmeti! Ey heyecan! Milletlerin baharına bizi yeniden kavuşturacak sensin! Devlet emredip seni ayağına getirtemez, ama rahat bıraksa eğer o zaman sen geleceksin. Her şeye kadir sevinçlerinle gelecek, bizi altın bulutlarına sararak faniliğin üstüne yükselteceksin ve biz şaşarak soracağız: Biz miydik yıldızlardan oralarda bizim için bir bahar yeşerip yeşermediğini soran o biçareler? –Bu ne zaman olacak, öyle mi? Bu lekelenmiş ve modası geçmiş şekillerden devrin en genç ve en güzel evladı, zamanın sevgilisi yeni bir din doğduğu zaman; içinde uyanan tanrısallık hissi insana tanrısallığını ve yüreğine o güzel gençliği bağışladığı zaman,- bu zamanı sana bildiremem, çünkü onu içimde ancak belirsiz bir sezgi halinde duyuyorum, ama hiç şüphe yok, o gelecek, mutlak gelecek. Ölüm hayatın bir habercisidir. Biz eğer şimdi hastanelerimizde uyuyorsak bu, yakında sağlam olarak uyanacağımızın bir kanıtıdır. İşte o zaman, ancak o zaman biz, biz olacağız ve o zaman zekanın gelişeceği alan bulunmuş olacaktır!” Alabanda sustu, bir zaman hayretle yüzüme baktı. Sonsuz ümitlere kendini kaptırmış ve uzaklaşmıştım; tanrısal kuvvetler beni önüne katmış bir bulut parçası gibi sürümüşlerdi. “Gel!” dedi ve koluna sarıldım. “Gel, etrafımızı karartan bu zindana daha fazla dayanamayacağım.” Alabanda biraz soğuk: “Nereye, benim hayalsever dostum?” diye cevap verdi. Yüzünden bir alay gölgesi geçer gibiydi. Göklerden yerlere yuvarlanıyordum sandım. “Git!” dedim, “Sen küçük bir insansın!” Tam bu sırada odaya birtakım yabancılar girdi. Ay ışığında gördüğüme göre, çoğu zayıf ve renksiz, göze çarpar yapıda adamlar. Sakin duruyorlardı. Ama yüzlerindeki çizgilerde kılıç gibi insanın ta can evine işleyen bir mana vardı. Bunlar önünde insan, yaradanın önünde durduğunu sanırdı. Bu yüzlerde öldürülmüş heyecanın bıraktığı tek tük birkaç iz de olmasa, insan aciz yarattıkları dışyüzü karşısında bulunduğundan şüphe edecekti. Bir tanesi en çok dikkatimi çekmişti. Halindeki sükun bir savaş meydanının sükunu idi. Hırs ve sevgi bu insanda fırtınalar koparmış olmalıydı. His çöküntülerinin üzerinde zekası, yıkık saraylarda yaşayan bir aladoğanın gözü gibi ışıldıyordu. Dudaklarında derin bir hakaret manası vardı. İnsan hissediyordu ki: Bu adam büyük işler tasarlamaktadır. Ötekisi sükununun daha ziyade yaradılışındaki katı kalplilikten almış olmalıydı. Bu yüzde bir zorun, kendine tahakkümün veya kaderin çizdiği bir iz hemen yok gibiydi. Bu üçüncüsü soğuk duruşunu belki de hayatta kazandığı kanaatlerin kuvvetiyle sonradan edinmişti. Belki de daha hala kendi kendisiyle cenkteydi. Zira halinde gizli bir tezat seziliyordu. Bana öyle geldi ki o daha kendini gözetmek zorundadır. Bu, ötekilerden az konuşuyordu. Onlar odaya girer girmez Alabanda çelik bir yay gibi yerinden fırladı. İçlerinden biri: “Seni arıyorduk!” dedi. O gülerek: “Dünya toparlağının ta merkezine gidip saklansam, siz yine beni bulup çıkarırdınız” dedi. Sonra bana döndü: “Onlar benim dostlarım!” dedi. Beni oldukça sıkı bir göz hapsine almış gibiydiler. Alabanda bir zaman sonra beni göstererek: “İşte dünyayı düzenli görmek isteyenlerden biri daha!” dedi. Üçünden biri sordu: “Bunu ciddi mi düşünüyorsun?” “Dünyayı düzenlemek, şakadan olmaz” dedim. “Bir sözle çok şey söyledin!” dedi bir tanesi. Diğer biri: “Sen de bizdensin!” “Siz de böyle mi düşünüyorsunuz?” diye sordum. “Düşündüğümüzü değil, yaptığımızı sor!” cevabını aldım. “Peki, ya bunu sorarsam?” “O zaman sana deriz ki: Biz dünyaya düzen vermek için yaşıyoruz. Tarladan taşları ayıklıyor, sert toprak kümelerini kürekle ufalıyor, saban elimizde yollar açıyor, zararlı otları ta kökünden yakalayarak, ta kökünden koparıyoruz. Onları fırlatıp atıyoruz, ta ki güneşin yangını onları kurutsun ve öldürsün.” “Mahsul almak için değil” diye ötekisi atıldı. “Ektiğimizi biçmek için gel kaldı, onun yetiştiğini biz görmeyeceğiz.” “Günlerimizin akşamını yaşıyoruz. Yanıldığımız çok oldu. Fazla umduk ve az iş gördük. Atılmayı düşünmeye üstün tuttuk. Çabuk başarıya can attık ve talihe güvendik. Sevincin ve acının lafını çok ettik, ikisini de sevdiğimiz, ikisine de hınç beslediğimiz oldu. Kaderle oynadık, o da bizsimle aynı şeyi yaptı. Onun eliyle tahtlara yükseldik, onun eliyle avuç açan derekeye alçaldık. Ateşli bir buhurdanı savurur gibi bizi elinde savurdu, biz de yandık, alev saçtık ve kömürümüz kül oldu. Artık talihin yahut talihsizliğin lafını etmiyoruz. Hayat ortasının, ılınan ve yeşeren yerlerin üstüne yükselmişiz. Ama gençlik bunun daha zoruna da dayanabilir. Soğuk kılıç kızgın metalden dökülür. Yanıp kül olmuş, ölü yanardağların yerinde de iyi meyve yetişirmiş, derler.” Diğeri biraz telaşlı: “Kendimizi düşünerek söylemiyoruz bunu” dedi. “Sizi düşündüğümüz için söylüyoruz! Biz insandan sevgi dilenmiyoruz. Onun kalbine, isteğine ihtiyacımız yok. Çünkü o zaten bize cephe almış yönde değil, çünkü zaten her şey bizim yönümüzde. Çılgınlar ve akıllılar, sade düşünceliler ve bilginler, kabalığın ve olgunluğun bütün kötülükleri ve bütün iyilikleri hepsi de zorlanmadıkları halde bizim emrimiz altında ve bizim gayemiz için çalışır –yalnız, istedik ki biri de çıksın ve bunun zevkine varsın. İşte bundan ötürü binlerce kör yardımcının içinden en değerlilerini arıyoruz ki, bunları gören yardımcılar haline getirelim- yok eğer kurduğumuz binanın içinde oturmayı isteyen çıkmazsa bu da bizim kabahatimiz ve bizim zararımız değildir. Biz kendi hissemize düşeni yaptık. Ektiğimiz yerlerde biçmek isteyen yoksa bunda kabahat bizim mi? Meyvesi çamura düşüyor diye ağaca mı lanet edilir? Çok kere kendi kendime, boşuna çabalıyorsun, dediğim oldu, ama yine de o günkü işimi görmekte yılmadım.” Sezgili duyguma duvarlar sanki haykırıyordu: “Seni kandırıyor bu adamlar.” Duman içinde boğulası gelmiş de kendini dışarı atmak için kapıları ve pencereleri kırıp parçalamaya davranan bir adam kadar ben de havaya ve serbestliliğe susamıştım. Ne garip bir ruh haleti içinde bulunduğumu onlar da anladılar ki az sonra sustular. Beraber olduğumuz handan dışarı fırladığım zaman, gün ağarıyordu. Sabah rüzgarının esişi, bana yanan bir yaraya sürülen bir merhem gibi geldi. Alabanda’nın alayı beni zaten sinirlendirmişti, esrarengiz dostlarını gördükten sonra onun hakkında ne düşüneceğimi büsbütün şaşırdım. “O fena bir adam!” diyordum. “Evet, fena bir insan. Sınır tanımayan güveninden sana bahsetsin de sonra böyle adamlarla düşüp kalksın ve bunu senden saklasın.” Sevgilisinin gizlice bir fahişe ile yaşadığını haber almış bir yeni gelin gibiydim. Ah, bu acı, insanın bir evlat gibi göğsüne basarak beslediği, bülbüller gibi şakıyarak uyutmaya çalıştığı acılardan değildi. Bu acı, dizlerden ve bacaklardan yukarı insafsızca tırmanan ve insanın her yanını birden kavradıktan sonra zehirli dişlerini göğsünden çıkarıp ensesine geçiren kızmış bir yılana benziyordu, beni böylece o korkunç kollarının arasına almıştı. Dayanabilmek için olan biten cesaretimi topladım ve geniş düşünmeye çalıştım, buna geçici bir zaman için muvaffak da oldum. Ama bu ara gücüm de öfkeye yetecek kadar artmıştı. Alev almış bir yangını söndürür gibi içimdeki sevgiyi, bir tek kıvılcımı kalmamacasına, söndürdüm. “Bunlar onun adamları” diye düşünüyordum. “O mutlak, mutlak bu adamlarla beraber sana kötülük etmeyi düşünüyordu. Senden ne istiyordu zaten? Senden, senin gibi bir hayalciden beklediği ne olabilirdi? Ah, neden karşıma çıktı? Kendi gibi olmayanlara yaklaşmak onlarca bir zevk olmalı. Ahırlarında bir de böyle değişik, yabancı hayvan bulunsun istediler! Ama, onunla ne anlatılamayacak kadar bahtiyar yaşamıştım, kolları arasında kendimden geçtikten sonra nasıl gönlüm yenilmezlik duygularıyla, dolu uyanırdım, kaç kereler onun ateşinde çelik gibi sertleşmiş ve arınmıştım! Bir gece, geç vakit bulutsuz gökteki ikizleri ona göstermiştim. O zaman alabanda elini kalbimin üzerine koymuş ve bana demişti ki: “Bunlar yalnız işaretler, Hyperion, göğe kahraman kardeşlerin isimlerini yazan harfler; kendileri, onlar bizim içimizde! Cesaretleri ve tanrısal sevgileriyle onlar canlı ve gerçek bizim içimizdeler. Ve sen Tanrı çocuğu, bu fani kastor’unla kendi ölmezliğini paylaşıyorsun!” Yine bir gün İda ormanlarında dolaşıyorduk. Aşağıdaki mezar kümelerine varalım da altlarında yatan ölülerini bir araştıralım diye aşağıya vadiye inmiştik. Alabanda’ya dönmüş “kimbilir, belki de bu toprak yığınlarının birinde Aschill ile sevgilisi yatıyorlardır” demiştim. O zaman Alabanda açılmış ve neler söylemişti: “Çoğu zaman düşünürken çocuklaşıyor ve bir fikre saplanıp kalıyorum” demişti. “Günün birinde aynı harb vadisinde ölecek, aynı ağacın altında beraberce dinleneceğiz diyorum.” O zamanlar böyle bir şey kimin aklına gelirdi? Bozguna uğramış zekamın bütün gücüyle düşünüyor, onu önce itham sonra müdafaa ediyor, sonra tekrar daha merhametsizce itham ediyordum. Hislerime boyun eğmek istemiyor, biraz açılayım diye uğraşırken, büsbütün kapanıyor, ümitsizleniyordum. Yediğim yumrukların gözümde açtığı yaralar, ah, zaten ancak iyiliğe yüz tutmuş bulunuyorlardı, bu gözün şimdi daha sağlam bakışlı olmasına imkan var mıydı? Ertesi gün Alabanda ziyaretime geldi. Odaya girdiği sırada kalbim çatlayacak gibiydi. Onurlu ve telaşsız hali beni çileden çıkarıyor, kudurtuyordu. Kendimi tuttum. Nihayet: “Hava enfes” dedi, “Akşam da güzel olacak, gel beraber Akropolis’e çıkalım.” Razı oldum. Uzun bir zaman hiçbir şey konuşmadık. Nihayet ben: “Ne istiyorsun?” diye sordum. “Bunu sorabiliyorsun, öyle mi?” diye bu vahşi insan cevap verdi. Bu sözlerdeki hüzün ta ruhuma işlemişti. Bir anda altüst olmuş, şaşırmıştım. Bir zaman sonra: “Seni nasıl bir insan olarak tanımalıyım?” diye yeniden başladım. “Olduğum gibi…” diye biraz kayıtsız cevap verdi. “Özür dilemem lazım” dedim. Sesim değişmişti. Ona gururla bakıyordum. “Özür dile, kendini temize çıkar!” Bu ona fazla ağır geldi. “Nasıl oluyor da” diye parladı, “Bu insan beni kendi keyfince eğip bükmek istiyor? –evet doğru, mektebi erken bırakmış, bütün zincirleri kırmış, koparıp atmıştım. Kırmadığım yalnız bir tanesi kalmıştı, koparılacak tek bir bağ: bir malihulyacının terbiyesine girmemiş, kırbacını yememiştim- söylen bakalım, benim susmama alıştın ya!” “Ah, Alabanda, Alabanda!” diye bağırdım. “Sus!” diye cevap verdi, kendi ismimi bana hançer gibi kullanma!” Ben de artık öfkemi tutamayacak hale gelmiştim. Bir dönüş imkanı bırakmayacak kadar ileri gittik. Sevgimizin bahçesini zorla bozuyor, harabediyorduk. Arada bir durduğumuz ve sustuğumuz oluyordu, o zamanlar ne istekle, ne çok zevk duyarak birbirimizin boynuna sarılabilirdik. Ama kalblerimizden yükselen sevgi sesini kötü onurumuz dinletmiyor, boğuyordu. Sonunda: “Elveda!” dedim ve kaçmaya başladım. Elimde olmaksızın dönüp arkama baktım, Alabanda da elinde olmaksızın peşim sıra gelmişti. “Garip bir fakir bu değil mi, Alabanda” dedim, “elindeki son parayı da fırlatıp çamura atıyor?” “Ölsün o halde acından” dedi ve gitti. Hiçbir şey düşünmeden, sendeleye sendeleye ilerledim. Deniz kıyısında durdum ve dalgalara baktım. Ah, kalbim oraya, onların arasına atılmak için çırpınıyor, kollarım sonsuz denize doğru uzanıyordu; ama, çok geçmeden, daha sakin bir ruh göklerden iner gibi, geldi beni sardı, taşkın ve acılı hislerime o telaş bilmeyen asasıyla ilişti, nizam verdi. O zaman daha sakin gözlerle kaderime baktım, dünyaya beslediğim inancı, acı tecrübelerimi bir kere daha zihnimde yaşattım. Küçük yaştan beri insanı içimde nasıl duymuş ve sonra içyüzüyle onu nasıl görmüştüm. Aldığı değişik terbiye içindeki bu insana uzun zaman baktım, onda yalnız manasız veya kulak tırmalayan bir ahenksizlik buldum. Temiz ve ahenkli sesler belki yalnız çocuk sadeliğinin dar sınırları içinde vardı. Kendi kendime: Dünyaya hükmedenlerle bir olup hükmetmekten, onlarla beraber, kurtlarla beraber ulur gibi ulumaktan, milletleri yenmek ve bu pis işle ellerini bulaştırmaktansa, arı gibi, günahsızca yuvacığını kurmak daha iyi dedim. Tina’ya dönecek, bahçelerim ve tarlalarım için yaşayacaktım. Gülümsüyorsun, değil mi? Ama ben bunu bütün ciddiliğiyle düşünüyordum. Yeryüzündeki bütün hayat, birbirini kovalayan, bir açılış ve bir kapanış; kendinden bir uzaklaşma ve sonra yine kendine bir dönmeden ibaret değil miydi? İnsan gönlü için de aynı şey düşünülemez miydi? Hiç şüphe yok ki bu yeni ilgeyi kafama yerleştirmek bana bir hayli ağır, gençliğimin o güzel hatasına veda bana bir hayli zor geldi. -Kanatlarını tutup da istekle kesen görülmüş müdür?- Ama böyle olması gerekiyordu! Düşündüğümü gerçekleştirdim. Nihayet gemiye binmiş bulunuyordum. Tepelerden esen serin bir rüzgarla İzmir limanından uzaklaşıyordum. Görülmemiş bir sükun içinde, tıpkı geleceğin kendisi için hazırladığı aklına bile getirmeyen bir çocuk gibi, geminin üzerinde uzanmış yatıyor, şehrin ağaçlarına, camilerine, deniz kıyısında dolaştığım yeşil yollara, tepeye, Akropolis’e çıkan patikaya bakarak onların gitgide uzaklaşmalarını seyrediyordum. Ama sonra enginlere açılıp da arkamda bıraktığım her bir şey, yavaş yavaş mezara indirilen bir tabut gibi batıp gözden kaybolduğu zaman, işte o zaman kalbim kopuyor sandım. “Eyvah!” diye haykırdım. Bütün varlığım şahlandı, uçan anı durdurmak için çırpındı, ama o uçmuş, gitmişti! Geniş otlaklardaki bir geyik gibi, vadilerini, tepelerini alabildiğine gezdiğim, kalbimin yankılarını kaynaklarına, ırmaklarına, toprağın uzaklarına ve derinlerine ulaştırdığım o cennet yurt şimdi önümde bir sis uzanıyordu. İşte üzerinde yalnız ve günahsız dolaştığım Tmolus tepeleri, işte daha aşağıda bir zamanlar Ephesus, Teos ve Milet’in mutlu gençliklerini yaşadığı yerler, işte Alabanda ile beraber üzerine tırmandığım kutlu ve hüzünlü Troas… Bir Tanrı kadar bu Alabanda’ya hükmetmiştim; bütün isteğimle, varlığından en içli ve sevinçli zevkler alarak, sevgi ve inanç dolu bir çocuk gibi onun gözünü oyalıyordum; benliğimden tecerrüt ederek, güzel tasavvurlar ve ileri düşüncelerin ateşli konuşmalarını yaparken ruhum onunki ile karşılaştığı zaman da, atının yularını tutarken de bahtiyar, hep bahtiyardım. Şimdi artık olan olmuştu, ben artık hiçbir şey değildim; her şeyim hiç acınmadan elimden alınmış, nasıl olduğunu kendim de fark etmeden insanların en fakiri oluvermiştim. Ah, ebedi gaflet! Diye kendi kendime düşündüm. Senin zincirlerinden silkinip kurtulmak insan oğluna nasibolmayacak mı? Bizi dilediği yere atanın, mezara sokanın nereden gelip nereye gittiğini bilmediğimiz, yabancı bir kuvvet olduğunu düşünmez de gönlümüzden emellerimizden, sanki bunlar gerçekten bizimmiş gibi konuşur dururuz. Boyumuzun şöylesine uzamasını, dal ve budaklarımızın böylesine genişlemesini dileriz. Oysa ki toprak ve hava bizi isteğince yetiştirmiştir. Ve eğer günün birinde tepene bir yıldırım iner de seni ta köküne kadar yarar ve ikiye ayırırsa zavallı ağaç! Bunda senin taksiratın var mıdır? İşte böyle düşünüyordum. Buna kızıyor musun Bellarmin’im? Ama dur, daha duyacakların var. Acı olan taraf da zaten ruhumuzun yanılmış gönlün kalıbına girivermesi, geçici kadere isteğiyle sımsıkı sarılıvermesi değil midir dostum? Acıları dindireceğini beklediğimiz düşüncenin kendisi hastalığa tutulursa, gül fidanlarını dikecek bahçıvan ellerini parçalarsa bu değil midir bazılarını bir Orpheus (Yunan mitolojisinde pek meşhur ve kabiliyetli bir şair ve şarkıcı. Apollon’un, Musakolliope’den olan oğludur) kadar üzerlerine hükmedebileceği diğerleri önünde çılgına döndüren, o en soy yaratığı her adımda rastlanan insanlar önünde maskara eden? Tanrı sevgililerinin zor geçidi, sevgilerinin de zekaları kadar geniş ve duygulu olması, kalb dalgalarının, dalgalara hükmeden Tanrının dirgeninden de hızlı, ondan da kuvvetli vuruşudur. İşte bunun için azizim, kendini üstün görmeye kolay kolay kimse yeltenmesin! HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Sana uzun ve dertli yasımdan anlatsam, onu dinleyebilecek ve kavrayabilecek misin? Anlattıklarıma inan ve düşün ki yaşamış olduğu için ölmek, hiç yaşamamış olduğu için yaşamaktan iyidir! Ruhları çorak olduğu için her şeylerini yeter bulan, bakım isteyen hiçbir tarafları olmadığı için yağmuru, güneşi aramayan insanlara, acı duymayan bu tahta heykellere imrenme. Evet doğru! Hissiz bir kalp, mahdut bir zeka ile mesut ve rahat yaşamak pek kolay. Ama biz, sizin bu saadetinize imrenmiyoruz; tahta bir hedefe bir ok gidip saplandığı zaman inlemiyor diye, yahut içi boş bir çanağı biri kaldırıp da duvara çarptığı zaman ancak böyle boğuk bir ses çıkarıyor diye şaşıyor muyuz? Yalnız haddinizi de biliniz, sevgili dostlarım, başkalarının sizin gibi bahtiyar, sizin gibi halinden memnun yaşamadığına akıl erdirmeyince buna hiç şüphesiz gizliden şaşacaksınız, ama inancınızı kanun yapmaya sakın kalkmayın, zira size uyulduğu gün dünyada her şey bitmiş demektir. Şimdi Tina’da çok sessiz, çok isteksiz bir ömür sürüyorum. Dünya hadiselerinin gözümün önündeki akışı, güz mevsiminde sislerin geçip gitmesinden cidden farksızdı, resmini gördüğü üzüm salkımına atılan bir kuş gibi gönlüm de zaman zaman bir pay almak için bu akışa katılmak isterse, yaşlı gözlerle onun haline gülüyor fakat sessiz ve uysal halimi değiştirmiyorum. Kimsenin fikrine, münasebetsizliğine ses çıkarmıyordum. Kendim yola gelmiştim, artık kimseyi yola getirmeyi düşünmüyordum; yalnız, komedyalarını benim de kendileri gibi yüksek ve kıymetli tuttuğumdan ötürü ona ilişmediğimi sanmalarına üzülüyordum. En sevmediğim şey onların saçmalıklarına boyun eğmekti, ama yine de elimden geldiği kadar bu saçmalığa ilişmemeye çalışıyordum. Bu onların zevki, diyordum, onsuz yaşayamazlar ki! Hatta bazen aralarına katılmaya bile razı oluyordum; böyle hissizce, içimden gelmeden aralarında olduğum halde bunu kimse fark etmiyor, hiçbiri her hangi bir şeyin eksikliğinden bahsetmiyordu. Hareketimden ötürü özür dileyecek olsaydım eğer, şaşırıp kalacak ve belki bize ne yaptın ki? Diye soracaklardı bu gafiller! Çoğu vakit, sabahları pencerenin altında durup da canlı günü ta karşımda duyduğum zaman, bir an için kendimi unuttuğum oluyordu. Yine eskisi gibi, varlığımın zevk aldığı her hangi bir işe başlayacakmışım gibi şöyle bir davranıyordum; sonra kendimi topluyor, yabancı bir memlekette ağzından ana diline ait bir söz kaçıran bir kimse gibi nefsime itapta bulunuyordum. Sonra daha makul: Çırpınma ey gönül! Diyor ve sözümü dinliyordum. Neden sanki insan bu kadar çok şey diler? Diye çoğu zaman sorardım, bağrındaki bu sonsuzluk nedendir? Nasıl, sonsuzluk mu? Hani, bu nerede? Onun sesini duyan kim? İnsan gücü yettiğinden fazlasını istiyor, bu doğru! Ah,bunu kaç kere tecrübenle öğrendin. Böyle olması da lazım zaten. İçimizdeki kuvvet kendi isteğince hız alamadığı içindir ki bize bu kadar tatlı ve hülyalı gelir, ölmezliğe dair kurduğumuz o güzel rüyaları yaşatan, insanı binlerce kere hayran eden bütün o zevkli ve geniş hayalleri kurduran, insana cennetini ve tanrılarını bulduran ancak: Hayat çizgisinin, bir ok gibi düpedüz gitmemesi, bu hızla ilerleyenin yoluna yabancı bir kuvvetin çıkmasıdır. Kalbin dalgası kader denen o eski ve sessiz kayaya çarpmasaydı bir hayal olur, bu güzellikle köpürerek şahlanamazdı. Ama, yine de ruhumuzun o sürükleyici hissi ve onunla beraber tanrılarımız ve onların saadeti ölebiliyor. Ateş uyuduğu karanlık beşikten neşeli şekillere bürünerek başını kaldırır, alevler yükselir, alçalır, kopar sonra yeni bir neşe ile yeniden sarılışırlar. Öz bitip tükeninceye kadar bu böyle sürer, sonra tütme başlar, alev can çekişir ve söner, geri kalan küldür. İşte, bizim hayatımız da böyle. Ürküten ve çeken sırlı hikayeleriyle büyüklerin bize anlattıkları şeylerin hulasası işte bu. Ve sen? Daha soruyor musun? Zaman zaman içinde bir şahlanma duyuyorsan, ölmek üzere olan bir kimsenin ağzı gibi kalbin bir an için zor içinde açılıyor ve tekrar kapanıyorsa, işte ölüm haberi! Ama ses çıkarma, bırak her şey olacağını bulsun! Yapmacığı at, bir karış uzun gözükmek için çocukça uğraşmak niye? Bir başka güneş yaratacakmış, ona yeni tabiler, bir arz yuvarlağı, bir kamer verecekmiş gibi davrandın. İşte bu hayallerle yaşayıp gidiyordum. Bükük boyunla yavaş yavaş her şeyle ilişiğimi kestim. Ey benim çağdaşlarım! Ruhlarınız ölüyorsa gidip doktorlarınızdan, rahiplerinizden sebep sormayın! Siz büyük işlere olan inancınızı kaybettiniz: Bu inanç eğer yabancı göklerden gelen bir kuyruklu yıldız gibi yeniden içinizde yer almazsa, o zaman kurtuluşunuzun hiç ama hiç çaresi bulunmayacak. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Varlığımız sustuğu, bütün kainatı unuttuğumuz öyle zamanlar vardır ki, her şeyi bulduğumuzu bize sandırır. Varlığımız sustuğu, bütün kainatı unuttuğumuz öyle zamanlar da vardır ki her şeyi kaybettiğimizi bize sandırır, ruhumuz kararmıştır, semamızda ne bir yıldızın soluk ışığı ve hatta ne de çürük bir ağaç parçasının aydınlığı vardır. Artık sükun bulmuştum. Artık hiçbir şey gece yarıları beni ayaklandırmıyordu. Artık kendi ateşimde yanıp kavrulmuyordum. Sessiz ve kimsesiz önüme bakıyor, gözümü geçmişte ve gelecekte dolaştırmıyordum. Uzak ve yakın artık hayalimde yer almaya çabalamıyordu; kendilerini görmeye beni zorlamazlarsa eğer insanları da görmüyordum. Yaşadığımız yüz yılı, Danaid’lerin ebedi boş fıçısı gibi hayalimde görüyordum, ruhum cömert bir sevgi ile taşıyor, boşlukları doldurmaya savaşıyordu; artık boşluk görmez olmuştum, hayatın can sıkısı ile ezilmiyordum artık. Şimdi çiçeğe dönüp, biz kardeşiz! Demiyor, kaynaklara ikimiz de aynı soydanız! Diye seslenmiyordum, her bir şeye bir yankı kadar sadık, kendi ismiyle hitap ediyordum. Hayat gözlerimin önünden çorak kıyıları yalayan ve üzerine bir söğüt yaprağının gölgesi bile düşmeyen bir nehir gibi güzellenmeden akıp gidiyordu. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Hiçbir şey insan kadar yükselemez ve onun kadar alçalamaz. O acısını çoğu zaman uçurumun karanlığına, saadetini ise esire benzetmiştir, ne kifayetsiz bir benzetiş! Ama insanın, uzun süren bir ölümden sonra, içinin yeniden aydınlanmasından, sevince doğru, tıpkı bir kardeş gibi karşı gitmesinden de güzel hiçbir şey olamaz. Ah, yine yaklaşan baharı, duyduğum üstün sezişlerle karşılıyordum! Bu baharın içli nağmeleri, durgun havada, kainat uykuya dalmışken, uzak bir sevgilinin sazından kopan seslerin yankısı gibi derinden derine gönlümü sarmıştı; ölü dallar kımıldanır ve tatlı bir rüzgar yanağımı okşarken ben, sanki cennetten gelen bir sesin kulağıma bu baharın geleceğine ait anlattıklarını dinliyordum. Ey İon yurdunun güzel seması! Sana hiç bu kadar bağlı olmamıştım, fakat kalbimde neşeli ve nazlı oyunlarıyla hiçbir zaman, o zaman olduğu kadar sencileyin olmamıştı. Göğün gözü ve yerin kucağı yeni bir baharı kavuşurda, kim içerisinde aşk zevklerinin ve büyük başarıların özlemini duymaz? Hastalıktan kalkar gibi ürkek, ağır ağır yerimde doğruluyordum, fakat ruhum gizli ümitlerle öyle tatlı sarsılıyordu ki, bundaki manayı araştırmak aklıma gelmiyordu. Şimdi daha güzel rüyalar beni uykumda sarıyordu, ve uyandığım zaman onlar, bir sevgilinin yanağındaki buse izi gibi, gönlümde yer alıyorlardı. Sabah ışığı ve ben şimdi, barışmaya niyetli, ama henüz birbirini yadırgar gözüken iki arkadaş gibi, yaklaşan kucaklaşma anının sonsuzluğunu içimizde duyarak, birbirimize karşı gidiyorduk. Gözüm gerçekten bir kere daha açılmıştı, bu, şüphe yok ki eskiden olduğu gibi hazırlıklı ve kendi gücüyle dopdolu değil, belki yalvaran, hayat dilenen bir gözdü, ama ruhumun ta içinde yine eskisi gibi ve belki daha da iyi olacağımın inancı vardı. Ben de iş başaracak, aralarında zevk duyacakmışım gibi yeniden insanlara bakıyordum. Gerçekten içten gelen bir hisle aralarına katıldım. Aman Allahım! O mağrur ve garip insanın nihayet kendileri gibi olmasından ne kadar kötü bir haz duyuyorlardı! Ormanların geyiğini açlık kendi tavuk kümeslerine sürükledi diye ne kadar memnundular! Adamas’ımı, Alabanda’mı arıyor, ah, fakat birini bulamıyordum. Nihayet İzmir’e yazmaktan kendimi alamadım, bütün sevgim, bütün kudretim yazdığım anda kalemimde toplanmıştı; üç defa aynı şekilde yazdım, cevap alamadım, yalvardım, tehdit ettim, beraber geçirdiğimiz sevgi ve cesaret dolu zamanları hatırlattım, ama o ölesiye sevdiğim unutulmaz insandan hiçbir cevap gelmedi. “Alabanda!” dedim “Ey benim Alabanda’m! Beni kovdun, istemedin. Sana dayanarak ayakta duruyorum. Gençliğimin son ümidi sendin! Artık bir isteğim kalmadı! Bu artık şüphe edilmez ve ilişilmez bir gerçek!” Ölülerin ölümü duyduklarını sanır da onlara acır, yaslarını tutarız, onlar halbuki sükun bulmuşlardır. Asıl acı, hiçbir acının kabına varamadığı acı, hayatımızın manasını bu derece kaybettiği, gönlün kendine dönüp, öleceksin ve senden hiçbir eser kalmayacak, dediği zaman içimizde duyduğumuz o dinmek bilmeyen his, sona kadar bir eziliş ve yok oluşun hissidir; bir çiçek dikmedin, bir kulübe kurmadın ki, yeryüzünde bir iz bırakıyorum, diyebilesin. Heyhat! Cesareti bu kadar kırık bir gönül bile yine özlemle dolu olabiliyor! Durmadan bir şey arıyordum, ama insanların önünde gözlerimi kaldırmaya cesaret edemiyordum. Bir çocuğun gülüşünden bile ürpertiler duyduğum zamanlar oluyordu. Bütün bunlara çoğu zaman sessiz ve sabırlı katlanıyordum, zaman zaman içimde bazı şeylerden deva geleceğine dair garip ve manasız bir inanış beliriyordu; satın aldığım bir güvercinden, bir sandan gezintisinden, dağların görmeme engel olduğu bir vadiden teselli umuyordum. Şunu diyeyim yetsin: Ne Themistokles ile beraber büyümek, ne de Scipioların arasında yaşamakla ruhum kendini bu cepheden tanıyabilecekti. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Zaman zaman içimde manevi bir kuvvetin kalkındığı oluyordu. Ancak harabedici mahiyette bir kalkınış! İnsan nedir! Diye başlıyorum; bir Chaos gibi kaynayan veya çürük bir ağaç gibi kopup dağılıveren böyle bir varlık neden dünyada var da onun olgunluğa erişmesi asla mukadder değil? Tabiat o tatlı meyvelerinin yanı başındaki bu efendi taslağına nasıl oluyor da göz yumuyor? Bitkileri: Ben de bir zamanlar sizin gibi idim! Ve lekesiz yıldızlara: Bir başka alemde ben de sizin gibi olmak diliyorum! Diyen bu insan diğer taraftan kırar parçalar ve bazen canlı bir şeyi de yıkık bir duvar gibi tamir edebilecekmiş sanır da marifetlerini kendine tatbike kalkar; bütün bu uğraşmalarla hiçbir şey düzelmiyorsa bu da onu şaşırtmaz; herhalde gördüğü iş bir marifet gösterme olarak kalır ve değişmez. Siz ey bunu duyan ve insanların alın yazısından bahsi sevmeyen zavallılar, bize hükmeden hiçliği iliklerine kadar duyan, bir hiç için doyduğumuzu, bir hiçi sevdiğimizi, bir hiçe inandığımızı, bir hiç için çalışıp, yavaş yavaş bir hiç olmak için helak olduğumuzu bu kadar iyi anlayanlar, bunu bütün ciddiliğiyle düşündüğünüz zaman yere yuvarlanıyorsanız buna ben ne yapayım? Ben de kaç kereler bu düşüncelere dalıp, niçin beni ta kökümden baltalıyorsun insafsız hayal? Diye haykırdım, ama bak, yine de yaşıyorum. Ama eskiden, benim ümitsiz kardeşlerim, eskiden bu böyle değildi. O zamanlar başımızın üstü güzel, gözümüzün önü güzel ve şendi; bu gönüller de uzak ve tatlı hayallere kapılarak çağlar, bizim ruhlarımız da neşe bolluğu içinde cesurca ileri atılır, sınırlar aşardı; arkamıza dönüp baktığımız zaman, heyhat, uçsuz bucaksız bir boşluk gördük. Ah, kafamdan bu düşünceleri uzaklaştıracak insanı bilsem, ayaklarına kapanır da ağlar, ona bunun için yalvarırdım. Ama bağıran gerçeği susturamıyorum. Edindiğim kanaat iki taraflı değil mi? İşte hayata bakıyorum, nedir her şeyin sonu? Hiç. Hayalde yükseliyorum, nedir her şeyin en yükseği? Hiç. Ama, sakin ol kalbim! Unutma ki son kuvvetini harcıyorsun. Nasıl, son kuvvetin mi? Göklere saldırmak isteyen sen değil miydin? Nerede yüz tane kolun, Titan? Pelion’un Ossa’n nerede kaldılar? Hani ilahlar atasının burcuna seni çıkaracak merdiven? Nerede o merdiven ki üzerine çıkasın ve Allah’ı da, saltanatını da, Olymp’in bütün ölmez büyüklerini de yere yuvarlayasın ve fanilere dönüp: Anın evlatları, aşağıda kalın! Çalışmayın bu yükseklere çıkmaya! Zira burada, yukarda hiç, hiçbir şey yok! Diye öğüt veresin! Yok, bunu bırak, başkalarının neye inandıklarına karışma. Senin yeni dinin sanan uygun. Başının üstü ve gözünün önü elbette boş ve ıssız, zira senin ruhun boş, ruhun ıssız. Şu da var ki, siz ey bana benzemeyenler, eğer siz benden zenginseniz, o zaman yapılacak az çok yardım size düşer. Bahçeniz çiçeklerle dolu ise onların kokusundan ben de zevk alsam ne olur? Tanrısallık ile dopdolu iseniz, bırakın ondan ben de içeyim. Festivallerde yokluk çeken bulunmaz, en fakir olanı bile doyururlar. Ama siz yalnız bir şeyin festivalini kutluyorsunuz, o da: Ölüm. Sizin efendileriniz: Sıkıntı, korku ve gece. Bunlar sizi birbirinizden ayırıyor, yahut döve döve birbirinize yaklaştırıyor. Sevgi dediğiniz açlığınız, görüşünüzün bittiği yerde de tanrılarınız oturuyor. Tanrılar ve sevgi öyle mi? Evet, şairlerin hakkı var: İnsanı coşturup sürüklemeyecek kadar hiçbir şey az ve değersiz olamaz. İşte böyle düşünüyordum. Bütün bu düşüncelere nasıl saplandığımı bugün de anlamıyorum. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Şimdi Ajax’ın adasında, aziz Salamis’de yaşıyorum. Bu Helen yurdunun her yerini ayrı seviyorum. O benim kalbimin rengini taşıyor. İnsan hangi yana baksa orada bir zevkin gömülü yattığını görüyor. Ve yine insanın çevresi bunca sevimli ve azametli şeyle dolu. Dağın başlangıcında kendime sakız ağacı dallarından bir kulübe yaptım. Etrafına da çimen, ağaç, kekik otu ve daha türlü türlü bitkiler diktim. En sevdiğim saatler orada geçirdiklerim; her akşam orada oturuyor, karşı yakayı, Attika’yı seyre dalıyorum; kalbimin heyecanı dayanılmaz hale gelince takımları alıyor, aşağıdaki körfeze balık tutmaya iniyorum. Yahut tepedeki yüksek yerimden bir zamanlar Salamis açıklarında, o vahşi ve kurnazca idare edilen kargaşalık içinde cereyan etmiş olan eski ve muhteşem deniz harbinin hikayesini okuyor, atını kullanan bir binici gibi dost ve düşmanların bu kudurmuş hercümercini yola getirerek sevk ve idare eden ruhu alkışlarken içimde kendi harp tarihimin utancını duyuyorum. Yahut açık denize bakıyor ve hayatımı, onun yükseliş ve alçalışını, zevk ve elemlerini yeniden yaşıyorum. O zaman geçmişimin sesi bana, bir sanat ehlinin bir perdeden ötekine geçerek isyanı ve ahengi gizli bir nizam içinde birbirine kattığı bir saz sesi gibi geliyor. Bugün burası, bu yüksek yer her zamankinden kat kat güzel. İki lütufkar, yağmurlu gün havayı ve hayattan usanç getirmiş toprağı serinletti. Yer daha yeşil, kır daha açık. Altın başaklar aralarındaki canlı kır çiçekleriyle alabildiğine uzanıyor. Binlerce ağacın ümit dolu tepesi ormanın derinliklerinden neşeli ve aydın başını uzatmış. Ufuktaki çizgiler genişleyip hafifleşerek boşluklar dağılıyor; dağlar birbiri ardınca aralıksız yükseliyor ve basamak basamak güneşe kadar uzanıyorlar. Gökyüzü tertemiz. Yalnız feza boşluklarının ilerisinde beyaz ve ince bir ışık var ve ürkek ay, gümüşten bir bulut parçası gibi, güpegündüz ortalıkta dolaşmakta. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Çoktandır kendimi bugünkü gibi duymamıştım. Jupiter’in kartalı Musaların şarkısını nasıl dinlediyse ben de şimdi içimdeki eşsiz ve sonu gelmeyen tatlı nağmeyi öyle dinliyorum. Duygum ve ruhum şüpheden uzak, güçlü ve sevinçliyim. Hayalimde gülümser bir ciddilik içimde kaderle ve o üç kız kardeşle, mukaddes parslarla oyalanıyorum. Varlığım tanrısal bir gençlikle taşarak kendinden ve her şeyden zevk duyuyor. Yıldızlı bir gök gibi sessiz ve hareketliyim. Sana yeniden yazmak için çoktandır böyle bir bayram saatini bekliyordum. Şimdi yetecek kadar güçlüyüm, şimdi gel, sana anlatayım. O sıkıntılı günlerimin birinde Kalaurea’lı bir tanıdıktan bir davet mektubu aldım. “Benim dağlarıma gel” diye yazıyordu, “İnsan burada başka yerlerden daha erkin yaşıyor, burada da çam ağaçlarının ve gürül gürül akan suların ortasında çiçeklenen limonlar, palmiyeler, sevimli otlar, mersin ağaçları ve kutlu asmalar var. Dağın ta tepesinde kendime bir ev ve bir bahçe yaptım, onu arkadan sık ağaçlar gölgeliyor, ve kızgın yaz günlerinde her taraftan hafif ve serinletici rüzgarlar esiyor; sedir ağacının tepesine konmuş bir kuş gibi insan buradan aşağıları, köyleri ve yeşil yamaçları, adanın, bu güzel dağı etrafında çocuklar gibi yatan ve onun köpüklü kaynaklarıyla beslenen keyifli sürülerini seyrediyor.” Bu beni uyandırmaktan geri kalmadı. Mavi ve açık bir nisan günü karşıya geçmek üzere kayığa bindim. Deniz her zamankinden güzel ve temiz, hava yüksek tabakalardaki kadar hafifti. Süzülerek ilerleyen teknemizle toprağı, kutlu şaraba uzanmak için bırakılan lezzetli bir yemek gibi arkamızda bırakıyorduk. Hiçbir karanlık düşünce yoktur ki denizin ve havanın tesirine karşı koyabilsin. Ben de bu tesire kapıldım, kendimi ve başkalarını unuttum, her türlü araştırma, her türlü düşünceden uzak, kendimi kayığın sallantısına vermiş ve yarı uykuya dalmıştım. Charon’un kayığında yattığımı farzediyordum. Ah, nisyan kadehinden böyle içmek ne tatlı şeydir! Şen kayıkçım konuşmak istiyordu, ama ben kısa kestim. Parmağıyla işaret ediyor, sağda ve soldaki mavi adayı bana gösteriyordu, ve ben gösterdiği yere şöyle bir bakıyor, bir an sonra yine kendi sevgili hayallerime dönüyordum. Sonunda, bana ufuktaki sessiz tepeleri gösterip de Kalaurea’ya yaklaştığımızı söyleyince dikkatimi topladım, bütün varlığım beni birdenbire sessiz, tatlı ve anlatılmaz şekilde sarsan mucizeli kuvvete kendini kaptırmıştı. Gözlerim büyümüş, şaşkınlık ve sevinç içinde ileriye, uzakların bilinmezliklerine bakıyordum. Kalbim hafifçe titriyordu. “Ya, Kalaurea burası, öyle mi?” diyerek elimi uzatmış, dostça bir telaşla kayıkçının koluna sarılmıştım, dönüp yüzüme baktığı zaman nasıl davranacağımı şaşırdım. Dostumu taşkın bir sevgi ile selamladım. Varlığım baştan başa tatlı bir heyecanla dolu idi. O gün öğleden sonra adanın bir kısmını gezecektim. Ormanlar ve kuytu vadiler beni anlatılmaz şekilde tahrik ediyor, ışıklı gün ise herkesi dışarı çekiyordu. Her canlı yaratığın günlük rızkından fazlasını istediği, kuşun da, hayvanın da bir bayramı olduğu apaçık görünüyordu. Ne hoş manzaraydı o! Hani anne o güler yüzüyle kimmiş benim sevgilim? Diye sorar da, onu saran çocukların hepsi birden kucağına atılırlar, en küçükleri bile beşiğinden kollarını uzatır, işte her canlı da şimdi uçuyor, sıçrıyor, açıklara, tanrısal havaya katılmaya savaşıyordu. Derinlerde ve yükseklerde böcekler, kırlangıç, güvercin ve leylekler sevinçli bir şaşkınlık içinde birbirleriyle oynaşıyorlardı, topraktan ayrılamayanın da adımları kanatlanmıştı, küheylan hendeğin, geyik çitin üzerinden rüzgar gibi geçiyor, balıklar bile denizin dibinden yukarı çıkarak suyun yüzünde sıçraşıyorlardı. Ana hava hepsinin kalbine sokuluyor, onları yükseltiyor ve kendine çekiyordu. Ve kapılarının dışına çıkan insanlar, alınlarının üzerindeki ince saçları hafifçe kımıldatan, güneş ışınını serinleten içli esişi zevkle duyuyor, ve onun koyunlarına girmesi için sevinçle göğüslerini açıyorlardı, nefesleri tatlılaşıyor, içinde doğup büyüdükleri o hafif, duru ve güler yüzlü denize değişleri daha zevkli oluyordu. Ey yakan bir kudretle içimizde yaşayarak bizi sürükleyen ruhun kardeşi, kutsal hava! Gezdiğim, yürüdüğüm yerde bana arkadaşlık etmen ne kadar güzel, sen ey her yeri dolduran, sonsuz varlık! Bu asil unsurun çocuklarla oynayışı hepsinin güzeli idi. Biri halinden memnun kendi kendine bir şeyler mırıldanıyor, diğerinin dudaklarında temposuz bir şarkı dolaşıyor, diğerinin boğazından bir keyif çığlığı fırlıyordu; biri zıplıyor, bir ötekisi dalgın ve düşünceli adımlarla ortalıkta dolaşıyordu. Ve bunların hepsi de aynı ferahlığın ifadesi, hepsi de insanı kendinden geçiren hava okşayışlarına verilen aynı cevaptı. Anlatılmaz bir özlem ve sükunla doluydum. Yabancı bir kuvvet beni kendi hükmüne almıştı. İçimden soruyordum: Beni nereye çağırıyorsun, ey dost hayal? Cennete mi, yoksa nereye? İnce ince akan bir suyun boyunca bir ormandan yukarı çıkıyordum. Kayalardan damlayan, çakılların üzerinden yavaşça kayan bu su gitgide daralıyor, vadi dönemeçli bir geçit halini alıyordu; öğle güneşi bu sessiz karanlıkta tek tük ışıklarla oynaşıyordu. İşte konuşmayı dilediğim, rahat rahat sana yazmak istediğim yer, böyle bir yer, Bellarmin’im! Konuşmak mı? Ah, ben bu zevkin aşinası değilim, konuşmak istiyorum! Ölüler ülkesinde sessizlik hakim ve yıldızların ötesine yükselmiş olan gönül, acısını da, dilini de unutuyor. Gördüğüm tanrısal şeyi bir tılsım gibi içimde taşıdım, onu sayarak, üzerine titreyerek içimde muhafaza ettim. Varsın kader beni bundan böyle pençesine takarak bir uçurumdan ötekine sürüklesin ve içimdeki her kuvveti, her düşünceyi boğsun, yalnız bu tek şey benden sonra yaşamakta süregitsin, sonsuz ve sarsılmaz bir aydınlık içinde ruhumda ışık saçsın, hüküm sürsün, bu yeter! Öylece serpilmiş yatıyordun, ey tatlı hayat, şöyle bir baktın ve doğruldun, vücudun biçimli bir dolgunlukla, tanrısal bir sükun içinde karşımda duruyordu, melek yüzün seni uyandırdığım neşeli hayranlıkla henüz dopdoluydu! Ah, bu gözlerdeki sükunu gören, bu tatlı dudakların sırrını bilen için artık konuşacak şey kalır mı? Güzelliğin sükunu! Tanrısal sükun! Hayatın gürültüsünü ve ruhunun şüphelerini senin sayende dindirmiş olan insana başka şey fayda eder mi? Onu aldatmak elimden gelmiyor, ama, hani en iyi ve en güzel şeyi dumanlı bir halde gördüğümüz, sezişli sevgimizin önünde yetkinlik semasının açıldığı zamanlar vardır ya, işte böyle zamanlarda o varlığı düşün,benimle beraber diz çök ve benim saadetimi tasavvur et, Bellarmin! Ama unutma ki senin bu sezdiğin şey benim olmuş, sana ancak bulutlar ardında gözüken şeyi bu gözler görmüştür. İnsanlar bazen tutuyorlar da neşelerinden bahse kalkıyorlar. Ah, inanın bana: Siz daha neşenin ne olduğunu bilmezsiniz! Onun gölgesinin gölgesini bile bilmezsiniz! Onun gölgesinin gölgesini bile görmediniz! Gidin ve bana mavi gökten bahse kalkmayın, körler! Çocuklar gibi olabilse, insan! Masumluğun altın devri, sükun ve erkinlik devri geri gelse de yeryüzünde tek bir dinlenme yeri, bir sevinç yeri bulunsa! Yıpranmış ve solmuş değil midir insan? Koptuğu ağacı bir daha bulamadan rüzgarlarla oraya buraya sürüklendikten sonra toprağın altına gömülüp kalacak bir yapraktan farkı var mıdır onun? Ama yine de baharına kavuşur o! En güzel şeyiniz soldu diye ağlamayın! O yeniden dirilecektir! Kalbinizin şarkısı dindi diye yas tutmayın, çok geçmez o sazı tekrar çalacak bir el bulunur! Ben ne haldeyim? Bir sazın dağınık nağmelerine benzemiyor muydum? Sesim daha dinmemişti. Ama verdiğim ancak ölüm sesleriydi. Kendi kendime acıklı bir ayrılık şarkısı söylüyordum. İstiyordum ki kendime bir ölüm çelengi örebileyim. Ama elimde ancak kış çiçekleri vardı. Ve şimdi, bu ölüm sessizliği, hayatımın gecesi ve boşluğu nerede kalmışlardı? Bütün acımaya değer fanilik neredeydi? Evet hayat fakir ve ıssız. Biz burada, yeraltındaki bir elmas gibiyiz. Yukarı çıkaracak yolu bulmak için, buraya nasıl gelmiştik, diye boş yere soruşturur dururuz. Kuru bir dalda, yahut bir taşta saklı bir ateş gibiyiz; uğraşır, cenkleşir, her an bu dar esirliğin sonunu bulmaya savaşırız. Ama tanrısal varlığın zindanından kurtulduğu, alevin odundan ayrılarak zaferle küllerin üzerine yükseldiği an, cenkleşme devrine sonuç veren kurtuluş anı gelmekte gecikmez, ve o zaman, oh, sanırız ki acılar ve kölelik şekli unutulmuş da zincirlerinden sıyrılan fikir zaferle güneş diyarına geri dönmektedir. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Bir zamanlar mesuttum, Bellarmin! Hala da öyle değil miyim? Onu ilk gördüğüm kutsal an, son anım da olsaydı yine öyle olmayacak mıydım? Ruhumun aradığı o eşsiz varlığı bir kere görmüş bulunuyorum. Yıldızların ötesine ittiğimiz, zamanların sonuna bıraktığımız yetkinliği ta yanı başımda duydum? O yüksek varlık karşımda, bu eşya ve bu insan muhitinin çevresi içindeydi. O nerede? Diye artık sormuyorum, değil mi ki o var, yine de dönüp bu dünyaya gelebilir, şimdi ancak onun bir köşesinde gizlidir. Değil mi ki onu gördüm, tanıdım, o nedir? Diye artık sormuyorum. Sizler, ey en yüksek ve en iyi şeyi ilmin derinlerinde işlerinizin gürültüsü içinde, geçmişin karanlığında, geleceğin bahçelerinde, yeraltlarında veya yıldızların üstünde arayanlar! Bu aradığınız şeyin ismi nedir biliyor musunuz? O tek ve hep olan şeyin ismi? Onun ismi güzellik. Biliyor muydunuz, istediğiniz şeyin ne olduğunu? Ben bu yeni tanrısallığın yeni ülkesini daha bulmadım, ama onu seziyor, selleri Okyanusa ulaştıran bir nehir gibi, ben de başkalarını yakalayıp beraberimde sürükleyerek onun yolunda koşuyorum. Ve sen, sen bana bu yolu gösterensin! Başlangıcım son oldun. Seni tanımadan geçirdiğim günler anmaya değmez. Ah, Diotima, Diotima göksel varlık! HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Gel zamanı unutalım, yaşayacağımız sayılı günleri düşünme! İki varlığın birbirlerine bu derece yaklaştığı, birbirlerini bu derece sezdikleri an yüzyıllara değmez mi? Notara’nın beni alıp da onun evine götürdüğü akşam hala gözümün önündedir. O, dağın eteğinde, bizim evden birkaç yüz adım ilerde oturuyordu. Annesi düşünen, duygulu bir kadın, erkek kardeşi ise sade ve neşeli bir gençti, ikisinin de her hareketi evin kraliçesinin Diotima olduğunu can ve yürekten tasdik ediyordu. Ah! Varlığıyla her şey kutsallaşmış, güzelleşmişti. Ayağının altındaki halı, üzerine oturduğu minder, küçük masa, kısaca gözümün gördüğü veya değdiğim her bir şey gizliden ona bağlı gibiydi. Ve o ilk olarak beni ismimle çağırıyor, dinleyen varlığıma günahsız nefesini değdirecek kadar yanıma sokuluyordu! Çok az konuştuk birlikte. Dilinden ötürü sıkılacağı geliyor insanın. Ses olmak ve aynı göksel şarkı içinde birleşmek diliyor insan. Neden konuşacaktık zaten? Biz yalnız birbirimizi görüyor, kendimizden konuşmaya da çekiniyorduk. Sonunda dünyanın yaşayışından laf açtık. Bu dünya için hiç kimse bu kadar coşkun ve bu kadar masum bir övünç şarkısı söylememiştir. Kalplerimizden taşanı o iyi ananın kucağına serpiştirmekle haz duyuyorduk. Böylelikle, ağır çeken dallarını yaz rüzgarı silkeleyince tatlı yemişlerini çimenlerin üzerine döken ağaçlar gibi hafifliyor, ferahlıyorduk. Dünyayı göklerin çiçeklerinden biri diye adlandırıyor, göğe de hayatın sonsuz bahçesi diyorduk. Güllerin altın toz zerrelerinden duyduğu zevki o cömert güneş ışığı dünyaya tattırıyor, diyorduk; diyorduk ki bu dünya görülmemiş güzellikte canlı bir varlık, öyle bir canlı varlık ki can evinden fışkıran ister kızgın ateş, ister tatlı ve duru su olsun aynı derecede tanrısal; besinini çiy damlalarından alırken de, göğün yardımıyla zevki için hazırladığı yağmur bulutlarında bulurken de bahtiyar, güneş tanrısının her zaman vefalı, sevgili eşi o; aslında ona çok daha içten bağlı beraber yaşarken, onu arasın, yaklaşıp uzaklaşarak, zevki ve acıyı öğrenerek güzelliğin zirvesine ulaşsın diye felek, o her şeye hükmeden felek, onu tanrısından ayırdı. İşte böyle konuşuyorduk. Sana konuştuğumuzun kısasını, özünü veriyorum. Ama onda hayat olmadıktan sonra neye yarar? Ortalık kararıyordu, dönecektik. Geceniz hayırlı olsun melek gözler! Diye kalbimden geçirdim, çok geçmeden sükunun ve bolluğun içinde yeniden gözük bana ey güzel ve tanrısal ruh! HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Bundan birkaç gün sonra bize, yukarıya geldiler. Birlikte bahçede dolaştık. Diotima ve ben dalgın, önde gidiyorduk. Yanı başımda bu kadar alçak gönülle ilerleyen kutsal varlığı düşündükçe gözlerim saadet yaşlarıyla doluyordu. Bir ara tepenin ta kenarında durduk, açıkları, sonsuz doğayı seyre daldık. Diotimanın bakışı genişledi, sevgili yüzü esen rüzgarlarla açılan bir gonca gibi sessiz açıldı ve bu yüz yalnız ifade, yalnız ruh oldu. Hafifçe uzanan vücudu, tabii ve şahane tavrıyla bulutlara uçacakmış gibi duruyor, ayakları toprakla sanki ilişiğini kesiyordu. Ah, onu kollarının altından sarmak, Ganymed’ini (Zeus’a içki sunan güzel delikanlı. Zeus tarafından bir kartal vasıtasıyla Olymp’e kaçırılmıştır) kaçıran kartal gibi alıp denizler, adalar aşırı uçup gitmek istiyordum. Biraz daha ilerledi ve kayaların dik yamacından aşağı bakmaya başladı. O korkunç derinliği ölçmekten, köpüklü ırmakların ve kayaların arasından yukarı yeşil başlarını uzatan ağaçların gecesine başı dönerek bakmaktan hoşlanıyordu. Dayandığı parmaklık biraz alçaktı, vücudunu öne eğdiği zaman o cazip varlığı şöyle biraz tuttum. Ah! Ona değdiğim anda bütün vücudum sıcak ve titrek bir zevkle ürperdi, hislerim coştu, altüst oldu, ellerim ateşler gibi yanıyordu. Ya hele onun yanımda böyle dostça durmasından duyduğum içli sevinç, düşerse diye duyduğum şefkatli ve çocukça telaş, bu eşsiz genç kızın hayranlığından duyduğum haz! İnsanların bin yıllar boyunca düşünüp başardıkları şeylerin topu sevginin tek bir anı yanında hiç değil midir? Sevgi tabiatın en başarılı, en tanrısal güzellik taşıyan eseri! Hayata adım atmakla başlayan merhalelerin hepsi de oraya çıkarıyor. Gelişimiz oradan, gidişimiz yine oraya. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Ah, şarkısını unutabilsem, unutabilsem de bu ruhtan kopan sesler bitmez tükenmez rüyalarıma artık karışmasa! İnsan suyun üzerinde gururla süzülen kuğuyu kıyıda uyuklarken tanıyamaz. O konuşmaya isteksiz, severek susan varlığı insan ancak şarkısını dinlerken anlayabiliyordu. İşte o zaman, ancak o zaman, o güzel bahtsız bütün ihtişamı ve sevimliliği içinde beliriyordu. O canlı ve nazik dudaklarından çıkan nefes bazı yalvarıyor, okşuyor, bazı da bir Tanrı emrine benziyordu. Bu tanrısal seste bir kalp nasıl çırpınıyor, hayatın bütün büyüklüğü ve bütün küçüklüğü, bütün neşe ve bütün hüznü bu nağmelerin asilliğiyle nasıl güzelleşerek aksediyordu! Kırlangıç uçarken arıları nasıl yakalarsa, bu nağmeler de bizleri her zaman öylesine sarıyordu. İçimizde istek ve hayranlık değil, cennetin sükununun buluyorduk. Ona da, kendime de binlerce kere: En güzel şey, en kutsal şeydir, demiştim. Ve onun her şeye, şarkısı gibi hayatı da işte böyle idi. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Kalbi bir çiçekmiş kadar çiçeklere alışık, onlara bağlıydı. Hepsinin adını ayrı ayrı biliyor, sevgisinden yeni ve daha güzel isimler yaratıyor ve her birinin ömründeki baharı hiç şaşmadan söylüyordu. Sevdiği kardeşleriyle karşılaşıp da hangisini önce kucaklayacağını şaşıran bir insan gibi o içli varlık da kırda veya ormanda gezerken saadetten şaşkın uğraşır, gözünü ve elini yorup dururdu. Ve bu yapmacıktan, taklitten uzak, onun benliğiyle girift olmuş, en tabii haliydi. Ben her zaman ve her yerde bunu gördüm: Bir ruh ne kadar has ve ne kadar güzelse, ruhsuz diye adandırdığımız mutlu varlıklara kendini o derece yakın buluyor. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Yüksek ruhlu bir insanın yemek yapmasına imkan yoktur, diyen insanlara binlerce kere can ve gönülden güldüm. Sırası gelince Diotima hem de içinden gelerek ocak başının lafını ederdi. Soy bir genç kızın herkese faydalı ateşe bakmasından, onun da, tıpkı tabiat gibi, canımızın çektiği yemeği hazırlamasından daha asil şey olur mu? HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Kendi bildiğini, nasıl bir varlık olduğunu bilmeyen bir ruhun o yapmacıksız sözleri yanında, dünyada yapma olan bütün bilgini, insan düşüncesinin bütün o gururlu imtiyazının değeri nedir? Kökü üzerinde dipdiri duran taze ve suyu bol bir üzüm salkımını, tüccarın toplatıp kutulara basarak uzaklara yolladığı kuru taneciklere kim üstün tutmaz? Bir kitabin bilgisi bir meleğin bilgisinin yanında nedir ki? Her zaman o az konuşur görünüyor, ama ne kadar çok şey söylüyordu. Bir akşam onu, ortalık iyice karardığı sırada evine götürüyordum; kırların üzerinde çiy damlalarının döküldüğü küçük bulut kümeleri rüyalar kadar sessiz dolaşıyor, dalların arasından, dinleyen dehalara benzer mutlu yıldızlar görünüyordu. Ne bir yaprak fısıltısını, ne de bir kaynak şırıltısını dinlemeden geçmeyen o duygulu varlığın ağzından zaman zaman yalnız: “Ne kadar güzel!” kelimeleri duyuluyordu. Bir defasında bana dönerek ne güzel! Dedi. “Bu güzellik herhalde bizim için olmalı!” dedim, bunu ne şaka olsun diye ne de ciddi kastederek, belki bir çocuk sözü gibi söyleyivermiştim. “Bu söylediğinde belki haklısın” diye cevap verdi, “Ben dünyayı her zaman bir ev hayatı gibi düşünmüşümdür. Bir ev hayatı ki içindeki her fert kalbinden aldığı emri dinleyerek kendiliğinden ötekine uymakta, ötekinin hoşnutluğu, onun saadeti için yaşamaktadır.” “Ne yüksek, ne aydın inanç!” diye bağırmışım. Bir zaman sustu. Nihayet ben “öyleyse bizler de bu evin çocuklarıyız” diye söz başladım, “çocuklarıyız ve çocukları olarak kalacağız.” “Her zaman için onun çocukları kalacağız” cevabını verdi. “Acaba?” diye sordum. “Her zamanki gibi bunda da yine tabiata güveniyorum!” dedi. Ah, bu sözü söyleyen Diotima ben olayım isterdim! Sana gelince, Bellarmin’im, bu sözü sen anlayamazsın, onun söylenişini görmedin ve duymadın. “Hakkın var” dedim, “tabiat, bu sonsuz güzellik ne kendisine bir şey katılmasına, ne de ondan bir şey eksilmesine razı olur. Süsü yarın bugünkünden başkadır, ama bizim iyi taraflarımız olmadan yaşamaya da, bizsizliğe, hele sensiz olmaya da tahammülü yoktur. Ruhumuz tabiatın güzelliğini duyduğu içindir ki sonsuz olduğumuza inanıyoruz. Senin içinden eksildiğin gün bu tabiat tanrısal ve kusursuz bir varlık değil de yarım kalmış bir eser olacaktır. Umutların önünde yüzü kızaran bir tabiat senin kalbine layık olamaz.” HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Bu kadar aza razı, bu kadar tanrılara yakışır bir kanaatkarlığa sahip hiçbir insan tanımamıştım. Okyanusun dalgaları mutlu adaların eteklerini nasıl bir taşkınlıkla çepeçevre sararsa, huzursuz gönlüm de bu göksel genç kızın sükununu öyle sarıyordu. İsyancı tezatlar, acı hatıralarla dolu bir gönülden, binlerce kederi, binlerce taşkın ümidiyle sonsuz bir sevgiden başka, benim ona verilebilecek neyim vardı? Ama o değişmeyen güzelliği içinde, bütün tabiiliğiyle, güler yüzlü ve yetkin karşımda durduğu zaman, ah, bu sessiz ve eşsiz ruhta faniliğin bütün özlem ve rüyalarını, ışıklı sabah saatlerinde bize dehanın yüksek ülkelerinden haberler veren, her şeyi, her şeyi buluyordum. Hani derler ki: Cenkleşmemiz ancak yıldızların ötesinde dinecektir; bu gürültülü hayatın soy bir cennet şarabına dönüşü ancak gelecekte, mayamızın söndüğü zaman mümkündür; ölülerin kalp rahatını boş yere insan yeryüzünde aramaya savaşır. Ben bunun böyle olmadığını biliyorum. Daha kısa bir yoldan ben bu ülküye ulaştım. Onun önünde durdum. Kulaklarım cennetin sükununu işitti, gözlerim bu sükunu gördü, bu iniltili karşılığın ta ortasında bana Urania (Sevgi ve güzellik tanrıçası Aphrodite’in diğer bir ismi) gözüktü. Kaç kereler şikayetlerim bu hayal karşısında dindi. Kaç kereler üzerine damlayan gümüş yağmur damlalarında göğün değişini duyarak için için ürperen bir kaynağı seyreder gibi onun kalbine baktım da insanı kendinden geçiren hayallere daldım, hayatın taşkınlığını, ruhun hamle isteklerini unuttum! O benim Lethe’mdi (Hades’te bir kaynak. Bu kaynaktan içenlerin zihninden dünya hadiselerinin izleri siliniyordu), bu ruhun kutsal kaynağından içerek kainatı unutuyordum. Karşısında ölümsüz bir varlık gibi, sevinç içinde durduğum zaman kabuslardan kurtulmuş bir insan hafifliğiyle bugüne kadar beni altında ezmiş olan zincirlere bakarak gülümsüyordum. Ah, onunla ne mesut, ne yetkin bir insan olacaktım! Onunla beraber! Ama böyle olmadı; şimdi gelecek, geçmiş, her şey beni şaşırtıyor, ne yapacağımı ne ile uğraşacağımı bilmiyorum. Ruhum, kendi öz muhitinden alınıp kıyının kumları üzerine fırlatılmış bir balığa benziyor, o da onun gibi kıvranıyor, o da onun gibi kendini yerden yere çalıyor, o da onun gibi günün sıcağıyla kuruyup ölmeye mahkum. Ah, görülecek bir işim olsa bu yeryüzünde! Benim için de bir iş, bir savaş bulunsa da kalbim ferahlasa! Diyorlar ki: Bir zamanlar ana memesinden koparılıp sahralara atılmış yavruları bir dişi kurt çıkmış ta emzirmiş. Benim kalbim bu saadete ermedi. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Elimden gelen ancak sırası geldikçe ondan bir parça anlatmak. Lafını ederken onun bütününü unutmam gerekiyor. Kendimi aldatıyor, çok eski zamanlarda yaşadığına, hakkında bildiğim birkaç şeyi duyarak öğrendiğime kendimi inandırıyorum. Onun canlı hayaline kapılsam eğer, hayranlık ve acı beni öldürür, ya onda bulduğum zevke, ya onun için tuttuğum yasa dayanamaz ölürüm. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Hepsi boş, bunu artık kendimden saklayamayacağım. Düşüncelerimle göklere ulaşsam, uçurumlara insem, devirlerin başlangıcına yahut sonucuna sığınsam, nereye, her nereye kaçsam, hatta başka zamanlar her derdimi gideren, hayatın içinde duyduğum her türlü neşe ve acısını tecelli ettiği ateşin alevinde yakıp yok eden, son umudum, dünyanın o olağanüstü ve gizli ruhunun kolları arasına kendimi atsam da dibi bulunmayan okyanusların derinlerine dalar gibi onun derinlerine dalsam, yine de aklımı başımdan alan o öldürücü ve tatlı ürperti beni buluyor: Diotima’nın mezarına yakın olduğum düşüncesinin verdiği tatlı ürperti. Duyuyor musun? Duyuyor musun? Diotima’nın mezarına diyorum. Aşkım, sevdiğim o ölü ile beraber gömülmüş ve kalbim sanki durmuştu. Biliyorsun ya Bellarmin’im! Sana çoktandır ondan bahsetmiyordum, yazdığım sıralarda ise, yazım da düşüncem kadar sakindi. Şimdi ne mi oldu? Evimden çıkıyor, kıyıya giderek onun yattığı yere karşıya bakıyorum, işte olan bu. Ah, aman bana kimseler kayığını vermesin, kimseler bana acıyıp da “al küreğimi” diyerek karşıya onun yanına gitmem için yardım etmesin! Aman bu iyi deniz böyle sakin kalmasın ki kendime bir tahta yontup karşıya onun yanına yüzüp geçmeyeyim. Hayır, ben kudurmuş denize atılmak ve onun dalgasına yalvarmak istiyorum beni alsın da Diotima’nın kıyısına fırlatıp atsın diye! Aziz kardeşim! Türlü hayallerle kalbimi avutuyor, düşüncemi uyuşturuyorum; Palliativler kullanacağıma bu acıya her zaman için bir son vermek daha büyüklük olur, muhakkak; ama kim olsa böyle düşünmez? Zira ben, yine de böyle olduğuna memnunum. Memnun muyum? Ah, keşke böyle olsaydım! Bir Tanrı gücünün yetmediğini ben o zaman başarmış olmaz mıydım? Evet, evet! Ben elimden geleni yaptım! Kaderde benim ruhumu versin. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E O benim değil miydi, sizler ey kaderi beraber paylaştıklarım, benim değil miydi o? Bizi dinleyen tertemiz kaynaklar, günahsız ağaçlar söylesin! Yahut gün ışığı ve esir şahitlik etsin, o benim değil miydi? Hayatın her nağmesinde biz birleşmiş değil miydik? Kim onu anladığım kadar anlamıştır? Bu ışığın ışınlarını hangi ayna benim topladığım kadar toplayabildi? İlk olarak benim zevkimde kendi kendini bularak öz mükemmelliği önünde sevinçle irkilmemiş miydi? Ah, benim kalbim kadar ona her yönde yakın kalp olabilir mi? Benimki kadar onu kandırmış ve ona kanmış, kirpik nasıl göz için yaratılmışsa, yalnız onu sarmak için yaratılmış kalp var mıdır? Tek çiçek olup çıkmıştık, içli sevinçlerini kapalı tüveyçleri içinde gizleyen sevgili bir çiçek gibi ruhlarımız birleşik yaşıyordu. Buna rağmen, buna rağmen onu çalınmış bir taç gibi tutup yerlere seren ben oldum. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Ne zaman birbirimizin olmuştuk? Bunu ne o, ne de ben biliyorduk. Kalbim yalnız hayranlık dolu, zevkle kendimden geçmiş, susarak karşısında durduğum zaman, bütün hayatım gözümün yalnız onu gören, yalnız onu saran ışınlarında toplanırdı; ve o, düşüncelerimin nereye vardığını sezmez de tatlı şüpheler taşıyan bakışlarıyla beni süzerdi. Çoğu zaman, hoş bir işle uğraştığı sırada neşe ve güzelliğe boğulmuş bir halde onu dinlerdim, o zaman ince dalların etrafında dolaşan bir arı gibi, ruhum onun en küçük hareketiyle titrer, onunla beraber salınırdı sonra tatlı hayaller içinde gözlerini bana çevirdiği zaman sevincimi görerek şaşırır, ben bu sevinci saklamaya savaşırken o da sevdiği işinde yine sükununu arar ve bulurdu. Zekam, uzun konuşmalarda kendisini hiç korumadan, bolcasına harcarken, o şaşacak kadar her şeyi bilerek, varlığımın derinlerindeki her türlü ahenk ve ahenksizliği daha belirdiği anda, daha ben fark etmemişken sezer ve bana gösterirdi; alnımdan geçen küçücük bir bulutun gölgesini, dudağımdaki en küçük bir hüzün veya gurur eserini, gözümdeki her pırıltıyı görür, gönlümdeki met ve cezri dinler ve üzgün saatlerimi sezer, o sevgili varlığıyla yüzümdeki her değişmeyi bir aynadan daha sadık bana gösterir ve çok zaman kararsız halimden ötürü dost üzüntüler duyarak beni yola getirmeye çalışır ve sevilen bir evladı cezalandırır gibi beni cezalandırırdı. Ah, ey günahsız varlık! Hani bizim tepeden sizin eve indiren basamakları parmaklarınla saydığın günler, bensiz gezdiğin yolları, oturduğun yerleri göstererek o zamanlar nasıl vakit geçirdiğini anlattığın ve sonunda bana: “Şimdi sen de ezelden beri benimle berabermişsin sanıyorum!” dediğin zamanlar. Daha o zamanlar biz çoktan birbirimizin olmamış mıydık? HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Kalbime yatsın da dinlensin diye bir mezar kazıyorum; düşüncelerimle etrafımı ördüm, zira her yanım kış; tatlı hatıralara gömülerek fırtınadan kaçıyorum. Bir gün Notara –yanında oturduğum arkadaş- ve Kalaurea’da bize baktıkları gibi tuhaf gözle bakılan diğer birkaç arkadaşla beraber, Diotima’nın bahçesinde, çiçek açmış badem ağaçlarının altında oturmuş şundan bundan konuşuyorduk, bahis dostluğa intikal etti. Ben pek lafa karışmıyordum, zira kaç zamandır her şeyden önce kalbi ilgilendiren bahisler hakkında fazla söz söylemekten kaçınıyordum. Diotima’m beni biraz susmaya alıştırmıştı. Sözün sonunda birisi Harmodius ile Aristogiton’un zamanından beri yeryüzünde arkadaşlık denen şey kalmadı, dedi. Bu söze o kadar sevindim ki artık susamazdım. Ona döndüm: “Bu sözünün hatırı için sana bir çelenk örmeli!” diye bağırdım; “Gerçekte bu dostluk hakkında şöyle bir fikrin var mı acaba? Harmodius ile Aristogiton’un dostluğuna benzer bir örnek bana gösterebilir misin? Hoş gör, ama ben yemin ederim ki insan Aristogiton’un nasıl sevdiğini duyabilmek için bir Aristogiton olmalı. Harmodius’un sevgisiyle sevilmek isteyen insan da yıldırımlardan bile korkmaz artık. O dehşet saçan delikanlı eğer Minos’un büyük kıskançlığıyla sevmediyse, ben hiçbir şey bilmiyorum. Az kişiler böyle bir denemeye dayanabilmiştir, ve bir yarı tanrının arkadaşı olmak, tanrılar masasında Tantalus gibi yer almaktan kolay değildir. Şu da var ki, yeryüzünde, bu çift kadar onurlu bir çiftin birbirine kul köle olmasından da güzel bir şey düşünülemez. Yalnız saatlerimde, dünya akışının senfonisinde bu neviden yüce sesler ve belki daha yüce olanları yeniden duyulsun diye özlüyor, bunu istiyorum. Sevgiden canlı insanlarla dolu bin yıllar doğdu; dostluktan da onların yenileri doğacaktır. Çocuk anlaşması, vaktiyle kavimlerin başlangıcı oldu, ruhların anlaşması ise yeni bir dünya tarihinin başlangıcı olacak. Yetişme zevkiyle insanları başladılar, büyüdüler, olgunlaşıncaya kadar geliştiler; ve sonra bozuldular, durmadan, içten ve dıştan bozuldular; gitgide insan soyu, duygusu olan ve görenlerin başını döndürecek kadar, dağınık bir Chaos haline geldi; güzellik ise insanların hayatından sıyrıldı ve hayale sığındı, tabii olan ideal olmakta, ağaç dibinde kurudu ve bozuldu, ama ondan canlı bir uç sivrildi; vaktiyle gençlik günlerini yaşarken, ağacın gövdesi nasıl yeşerdiyse şimdi bu sivrilen üç güneş ışığında öyle yeşeriyor; tabii olan ideal oldu. İşte bu idealde, bu gençleşmiş tanrısallıkta kendi kendisi bulan bir azınlık var ki, bir bütün teşkil etmektedir, zira hepsinin içinde aynı şey yaşar, işte dünyanın ikinci hayatı, bunlardan, bu azlıktan doğacaktır, düşündüğümü açıklayacak kadar konuştum sanırım.” Diotima’yı görmeliydin, nasıl yerinden fırladı, bana iki elini birden uzatarak: “Anladım sevgilim” dedi, “söylemek istediklerinin hepsini anladım. Dünya sevgiden doğdu, arkadaşlıktan bir yenisi doğacak. O zaman, siz gelecek nesiller, siz yeni Dioskurlar, Hyperion’un yattığı yerden geçerken biraz durun da, bugün sağ olaydı; o da bizim gibi olacaktı! Deyin.” Bu sözleri duydum ben, Bellarmin! Bunları işittim, ölüme artık isteğimle gidemem. Evet, evet! Ben hakkımı peşin aldım, yaşadım. Bundan daha büyük sevince belki bir Tanrı dayanırdı, ben değil. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Bütün bu devrede neler duyuyordum, bunu mu soruyorsun? Her şeyi kazanmak isteyip de her şeyi kaybeden bir insanın duyduklarını… Zaman oluyordu ki Diotima’nın ağaçlığından zaferden başı dönmüş bir insan haliyle geri dönüyordum, bazen da düşüncelerimden birini belli ederim korkusuyla onu bırakıyor, çabucak yanından uzaklaşıyordum, Diotima tarafından sevilmenin coşturucu inancı, onun verdiği gurur ve sevinç içimde böyle fırtınalar koparıyordu. O zaman en yüksek dağları ve onların havasını kendime arıyordum. Ruhum, açık havada, kanayan kanadı iyi olmuş bir kartalın duygusuyla canlanıyor, o da sanki bu havadan bir parça imiş gibi, gözümün gördüğü dünya üzerinde genişleyerek yayılıyordu; en enfes şeydi bu! Sanıyordum ki, yeryüzüne ait her bir şey içimdeki ateşte bir altın külçesi gibi eriyor, arınıyor da bunlardan ve benden tanrısal bir varlık doğuyor, içimdeki sevinç bende böyle fırtınalar yaratıyordu; çocukları kucaklıyor, vuran kalbimin üstünde sıkıyor, bitkileri, ağaçları selamlıyordum! Bir tılsım bulsam da o ürkek geyikleri, ormanın o vahşi kuşlarını bir ev halkını toplar gibi vermek isteyen ellerimin etrafına toplasam, diyordum, bu kadar deli bir sevgiyle ben her şeyi seviyordum. Ama çok sürmedi, içimdeki bütün bu duyular bir ışık gibi söndü, ve ben uçup giden hayatımın hasretiyle bir gölge gibi sessiz ve hüzünlü kalakaldım. Ne şikayet etmek, ne de kendimi avutmak içimden geliyordu. Koltuk değneğini usançla fırlatıp atan bir sakat gibi, ben de umudu bir yana attım; ağlamaya utanıyordum; zaten varlığımdan utanıyordum. Ama sonunda gururum gözyaşları halinde boşaldı, inkara kalkıştığım acıyı zamanla sevdim, onu bir evlat gibi bağrıma bastım. Kalbim, hayır, hayır benim Diotima’m, diye haykırıyordu, ıstırap çekmiyorum. Sen sükununu muhafaza et ve bırak beni yolumda gideyim. Varsın altındaki dünya karışsın ve bulansın, sen telaşlanma buna ey güzel yıldız! Ah, gülün solmasın senin, mutlu ve tanrısal gençlik! Dünya dertleri güzelliğini yıpratmasın! Ruhunun kedersiz seması değil mi benim bütün zevkim, ey tatlı varlık? Sen düşkün olamazsın hayır, hayır! Sevginin yoksulluğunu ruhunda görmene razı değilim. Ya aşağıya, onun yanına indiğim zamanlar! Bir saat sonra ne halde olacağımı esen rüzgarlara sormak, geçen bulutlara bakıp da anlamak isterdim! Yolumda bir dost yüze rastlamak, onun ağzından biraz olsun duyularak söylenmiş bir “günaydın” dileğini duymak beni sevindirmeye yeterdi. Bazen ormandan çıkan bir kızcağız elindeki çilekleri uzatır da bağışlıyormuş gibi bir halle onları bana satmaya savaşırdı, yahut da ağaca çıkmış kiraz toplayan bir köylü, önünden geçtiğim sırada bana dalların arasından seslenir: “Bir avuç vereyim de tadına bak!” derdi; bütün bunlar her şeyde sırlı bir mana bulan kalbim için iyi alametlerdi! Hele Diotima’nın benim yoluna karşı gelen pencerelerinden birini açık gördüm mü o zaman ne kadar içim ferahlardı! Kimbilir, belki bu pencereden dışarı bakalı çok olmamıştı. Bir gün yine nefes nefese, sendeleyerek karşısına çıktım, kavuşturduğum kollarımı, titremesini duymayayım diye kalbimin üzerinde sıkıyordum, ve akıntılı sulardan kendimi kurtarmaya çabalayan bir yüzgeç gibi, fikrim sonsuz aşkımın içinde boğulmamaya çabalıyor uğraşıyordu. “Söyle, neden konuşalım?” diye sordum, “insan bazen uğraşıyor da, fikirlerini toparlayacak konuyu kolay kolay bulamıyor.” Diotima’m: “Kaçıveriyor, uçuveriyor bu fikirler değil mi?” dedi, “Onların kanatlarına kurşun bağlaman lazım, yahut da ben onları tutayım da çocukların havalanan uçurtmalarını bağladıkları gibi bir ipe bağlayayım ki elimizden kaçıp gitmesinler.” Sevgili varlık, bir şaka ile beni ve kendini zordan kurtarmak istiyordu, ama fayda etmedi. “Peki! Peki!” dedim, “sen bilirsin, nasıl istersen öyle olsun –bir şey okuyayım ister misin? Gitarını dün akort etmiştin değil mi?- okuyacak bir şey de almamışım yanıma.” “Birbirimizi tanımadan önce nasıl yaşadığını bana anlatacaktın, kaç kereler söyledin. Bunu şimdi yapmaz mısın?” “Gerçek” dedim, kalbim buna istekle atıldı, sana anlattığım gibi, ona da Adamas’ı, İzmir’de geçirdiğim günleri, Alabanda’yı ve ondan nasıl ayrıldığımı Kalaurea’ya geçmezden önce varlığımın geçirdiği o anlaşılmaz hastalığı, hepsini anlattım –“Artık her şeyi biliyorsun” diye telaşsız sözümü bitirdim, “artık yaptıklarımda daha az kusur göreceksin” ve gülerek ekledim: “Bundan böyle diyeceksin ki: Bu yanarda ile topallıyor diye alay etmeyin, zira onu tanrılar iki defa gökten alıp yere çaldılar.” Boğuk bir sesle: “Sus” dedi ve gözyaşlarını mendiline sakladı. “Sus, bahtını ve kalbini alaya alma! Bu kalbi ben anlıyorum, onu senden de iyi anlıyorum.” “Sevgili –sevgili Hyperion! Sana yardım, bu ne zor şey!” “Biliyor musun?” diye sesini biraz yükselterek devam etti, “Alpheus’un Arethusa’sını aradığı gibi aradığın, bütün yaslarında yasını tuttuğun, acısını çektiğin, yokluğunu duyduğun o biricik şeyin ne olduğunu biliyor musun? O elden gideli yıllar var, insan tam tamına söyleyemiyor, ne zaman vardı, ne zaman gitti, ama o aradığın şey vardı, o yine de var, senin içinde yaşıyor o! Sen daha iyi bir zaman, daha iyi bir dünya arıyorsun. Arkadaşlarının şahıslarında sen ancak bu dünyayı kucaklıyordun, sen ve onlar birlikte bu aradığın dünya oluyordunuz. “Adamas’ta bu dünyayı buldun ve onunla beraber onu da kaybettin. Alabanda’da onun ışığı sana ikinci defa gözüktü, hem bu sefer daha kızgın, daha yakıcı bir ışık olarak. Onun içindir ki Alabanda’yı elinden kaçırdıktan sonra ruhuna bu gece yarısı karanlığı çöktü. “Şimdi Alabanda’ya ait en küçük şüphenin seni neden bu kadar ümitsizliğe düşürdüğünü anlıyor musun? Onu ittin ve kendinden uzaklaştırdın, niçin mi? Zira onun bir Tanrı olmasını beklemiştin! Sen insan değil, inan bana, sen bir dünya arıyordun. Bütün o parlak yüzyılların kaybını, içinde duyduğun gibi tek ve mutlu bir ana sıkışmış olarak, iyi günlerin yüce fikirleri ayarında bir fikrin, ulu kahramanların bütün güçlerine denk bir gücün yerini tek bir şahıs, bir insan tutsun, diyordun! Görüyor musun şimdi, ne kadar fakir ve ne kadar zengin olduğunu? Gururunda da, ruh ezintinde de neden haklı olduğunu, neden korkutacak kadar sevinçten kedere, kederden sevince geçtiğini şimdi anlıyor musun?” “Çünkü senin her şeyin var ve hiçbir şeyin yok. Çünkü gelecek parlak günlerin hayali sana ait, ama onlar daha ortada yok, çünkü sen güzellik ve doğruluk ülkelerinin yurttaşısın, gördüğün rüyalarda, gündüzleri sana usul usul yaklaşan tanrıların arasında yaşayan birtanrısın ve uyandığın zaman kendini yeni Yunan toprağında buluyorsun.” “İki defa mı dedin? Yok, sen tek bir gün içinde seksen kere göklerden yerlere çalınıyorsun. Sayayım mı, ister misin? Senin için içimde korku var, son zamanların kaderine dayanamayacaksın sanıyorum. Daha bazı şeyler deneyecek ve belki…” “Ah, ve son sığınacağın yer bir mezar olacak.” “Hayır, Diotima”, dedim, “Hayır, Tanrı şahidim olsun ki hayır! Kulağımın duyduğu tek bir melodi bulundukça, ben yıldızların altındaki vahşiliğin ölüm sessizliğinden korkmam; güneş ve Diotima, bu ikisi parladığı kadar bana gece olmaz. “Varsın bütün faziletlerin ölüm çanları çalınsın; benim duyduğum ses sensin sevgilim, senin kalbinin şarkısını duyuyorum ben! Her şey söner ve solarken ben seni dinliyor ve sonsuz bir hayat buluyorum.” “Ah, Hyperion”, dedi “neler söylüyorsun?” “İçimden geleni. Artık saklamayacağım, duyduğum bütün bu saadeti, korku ve endişeyi daha fazla saklamak elimden gelmiyor Diotima. Evet, sen de biliyorsun, bilmen lazım, elini uzatıp kurtarmazsan batacağım, bunu sen de çoktan anladın.” Heyecanlanmış ve şaşırmıştı. “Hyperion’u ben, ben ayakta tutacağım, öyle mi? Evet, şimdi, ilk olarak, herhangi fani bir genç kızdan fazla bir şey olmayı istiyorum. Ama sana varımdan fazlasını veremem.” “Öyleyse, ah, bana her şeyi veriyorsun!” dedim. “Her şeyi mi? Yalancı! Ya insanlık? Sonunda biricik sevdiğin insanlık ne olacak?” “İnsanlık mı?” dedim, “isterdim ki bu insanlık Diotima’yı kendisine parola yapsın, savaş bayraklarının üzerine senin resmini çizsin ve desin ki: Bugün zaferi bu tanrısal varlığındır! Aman Tanrım, nerede o günler!” “Haydi git” dedi, “bu nurlanışı Tanrıya göster! Bana bu kadar yakın olsun istemiyorum.” “Olmaz mı, gideceksin değil mi sevgili Hyperion?” Sözünü dinledim. Benim yerimde kim olsa böyle yapmazdı? Onu bıraktım, gittim. Ondan daha hiç böyle ayrılmamıştım. Ah Bellarmin! Bu ne sevinçti! Hayatın durulup bir Tanrı sükunu bulduğu ne göksel, ne yüksek, ne açık bir sevinçti bu! Bu yönden sözün değeri nedir? Bu sevince bir örnek isteyen onu hiç tanımamış demektir. Bu sevinci ancak Diotima’nın ne pek ince, ne de pek kalın, tam sevilen kararda sesiyle okuduğu şarkısı ifade edebilirdi. Ah, siz ey Lethe’nin kıyısındaki söğütler! Ey cennet bağlarının akşam kızıllığına boyanmış yolları! Vadideki ırmakların kenarında yetişmiş zambaklar! Tepelerin gülden kuşakları! Bu zevkli saatimde sizlere inanıyor ve gönlüme şöyle sesleniyorum: Bunların olduğu yerde ona kavuşacaksın, ona ve kaybettiğin bütün neşeye! HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Sana durmadan saadetimden bahsetmek istiyorum. Geçmişin zevklerinde gönlümü tahammülünü denemek, onların hatırasında gücümü yoklamak diliyorum, ta ki bu gönül çelikleşsin ve ben yenilmez hale geleyim. Bir kılıç vuruşu gibi zaman zaman ruhuma saplanıyorlar onlar, ama ben de bu kılıçla oynayacağım, ta ki ona alışayım; elim ateşi tuta tuta suyu tutuyormuş gibi ona dayanmayı öğrenecek. Korkmayacağım; evet göğüs gereceğim! Kendi gözlerimden gizlediğim hiçbir taraf kalmayacak, duymuş olduğum zevklerin en zevklisini mezarından kaldıracağım. İnsan en güzel şey karşısında ürkeklik duyuyor, garip bir şey, ama böyle. Ah, ne çok kereler hatıralarımın öldürücü zevkiyle yandığım bu anları duymamaya çalıştım, şimşeklere dayanamayan bir çocuk gibi gözlerimi öbür yana çevirdim! Ama yine de dünyanın o verimli bahçesinde yetişen hiçbir şey benim sevinçlerim kadar hoş değil, ne göklerde ne de yerlerde, sevinçlerimden daha asil bir şey buluyorum. Ama bunu yalnız sana Bellarmin’im, yanız seninki kadar temiz ve erkin bir ruha anlatıyorum. Güneşin ışınlarını dağıttığı kadar cömert değilim ben; incilerimi o anlayışsız sürünün önüne serpmeyeceğim. Ruhumun konuştuğu o son konuşmadan beri çok değişmiştim, gün geçtikçe de değişiyordum. Duyuyordum ki Diotima ile aramızda bizi bağlayan kutsal bir sır vardır. Hayret duyuyor, hayal kuruyordum. Gece yarısı mutlu bir ruh bana gözükmüş de kendisiyle dolaşmak için beni çekip yanına almış gibiydi, ruhumda böyle bir hal vardı. Ah, normal hayattan bir daha dönmemek üzere uzaklaştığımız zaman içimizde saadet ve hüzünle karışık ne garip bir his belirir. O zamandan beri Diotima’yı yalnız görememiştim. Her zaman bizi rahatsız eden, ayıran bir üçüncü vardı, ve dünya ikimizin arasında sonsuz bir boşluk gibi uzanıyordu. Ölüm azabıyla dolu altı gün böyle geçti ve ben Diotima’dan bir şey öğrenemedim. Etrafımızda olanlar sanki hislerimi felce uğratıyorlar, kapalı ruhum ona ulaşan hiçbir yol bulmasın diye bütün dış hayatımı öldürüyorlardı. Ona bakarken gözlerim kararıyor, bir söz söyleyecek olsam sözüm boğazımda tıkanıp kalıyordu. O kutsal ve adsız istekle, ah bazen göğsüm parçalanıyor, büyük aşkım esir bir titan gibi içimde gazaplanıyordu. Ruhum kaderin vurduğu zincirlere, beni eşimden ayrı tutmak, onunla tek bir ruh olmama engel olmak için sarf ettiği sarsılmaz ve insafsız zora, asla bu sefer olduğu kadar derinden ve içten gelen bir kinle isyan etmemişti. Yıldızlı gecelerdi şimdi benim yurdum. Toprağın sırlı bir şekilde altın biten derinlerinde olduğu gibi, benim sevgimin de asıl güzel hayatı etraf sessizleştiği zaman başlıyordu. İşte o zamanlar gönül nasibini alır, şiirini söylerdi. O zaman bana, Hyperion’un daha yeryüzüne inmemiş ruhu ile sevgili Diotima’sının, cennetin ön bahçelerinde, altın bir nehrin sularında güzelleşerek pırıldaşan ağaç dallarına benzer dalların altında, kaynağın tatlı sesini dinleyerek, tanrısal bir masumluk içinde nasıl oynadıklarını anlatırdı. İçimde yalnız geçmişin değil, geleceğin de kapılarını açık bulurdum. O zaman Diotima ile birlikte uçardık. Kırlangıç gibi dünyanın bir baharından ötekisine göç eder, güneşin geniş ülkesini aşar, uzaklara, göklerde yüzen başka adalara, Sirius’un altın kıyılarına Arktur’un ıssız vadilerine ulaşırdık. Ah, dünya zevklerini sevgilisiyle böyle aynı kadehten içmek, bu istenmez, şey midir! Kendi kendime söylediğim tatlı ninni ile mest olur, enfes hayaller içinde uykuya dalardım. Ama sabah ışığı arzın hayatını tutuşturup alevleyince uyanır, gecenin rüyalarını araştırırdım. Güzel yıldızlar gibi onlar da şimdi gözden kaybolmuşlardı. Ruhumdaki hüznün zevkinden başka onlardan bir nişane bulamazdım. Acı çekiyordum; ama bana öyle geliyor ki, ahret saadetine ermiş olanlar da acıyı böyle çeker. Bu acı bir neşenin müjdecisiydi. Sökmeye başlayan şafaktı o, üzerinde fecrin sayısız gülleri açacaktı. Yaz gününün yakıp kavuran sıcağı herkesi kuytu gölgelere kaçırmıştı. Diotima’nın evinin etrafı da her yer gibi sessiz ve ıssızdı. Pencereler, bana engel kıskanç perdelerle örtülüydü. Hayalimde onu düşünüyordum; neredesin? Diyordum, kimsesiz ruhum seni nerede bulacak, tatlı kız? Acaba önüne bakarak düşüncelere mi daldın? Yoksa işini bir yana bıraktın da kolunu dizine, başını küçük ellerine dayayarak tatlı hayaller mi kuruyorsun? Aman ilişmeyin benim uysal sevgilime de tatlı hayallerle kalbini ferahlatsın, kimselerin eli değmesin bu üzüme ki o nazik tanelerin canlı buğusu üzerlerinden gitmesin! İşte bunları kuruyordum. Düşüncelerim onu evin duvarları içinde bulmaya savaşırken, ayaklarım onu aramak için beni başka yerlere götürüyordu. Kendim de fark etmeden Diotima’nın evinin arkasındaki, onu ilk görmüş olduğum kutsal ormanın dönemeçlerine gelmiştim. Ama bu da neydi? O gün bugün bu ağaçlarla sırdaş olmuş, aralarında sükun bulmuştum; şimdi ise içimde, ölmek için Diana’nın karşısına çıkıyormuşum gibi bir his vardı. Yürümeye devam ettim. Her adımda içimde yeni harikuladelikler duyuyordum. Kalbim beni itiyor, ileri sürüyordu. Kendimi bıraksam uçacak gibiydim. Ama ayaklarımda sanki kurşun vardı. Ruhum ileri atılmış, bu fani bedeni terk edip gitmişti. Kulaklarım işitmez oldu, gözümün önünde her şey dumanlandı, birbirine karıştı. Ruhum Diotima’sına artık ulaşmıştı. Alt dallar şafak serinliğiyle ürperirken, yine o ağacın tepesi sabah ışığında pırıldıyordu. Bu sırada karşıdan: “Ah benim Hyperion’um” diye bir ses duydum, bu sesin geldiği yana atıldım. “Benim Diotima’m, ah benim Diotima’m” diyebildim. Sözüm, soluğum ve şuurum bundan ibaretti. Bitsin, bitsin artık bu fani hayat, kimsesiz ruhun topladığı birkaç parayı gidegele seyretmekle, onları saymakla tükettiği zavallı ömür! Biz tanrısallığın zevki için yaratılmışız. Hayatımın burasında bir boşluk var. Ölmüşüm ben, yeniden dirildiğim zaman o eşsiz kızın göğsünde yatıyordum. Ey aşk hayatı! Mesteden çiçeklerinle bezenmiş olarak sen onda nasıl tecelli etmiştin? Güzel başını omzuma dayamış ve sanki mutlu meleklerin ninnisiyle hafif bir uykuya dalmıştı, dudaklarında tatlı ve rahat bir gülümseme vardı. Zaman zaman dünyayı ilk gören bir insanın neşeli ve masum şaşkınlığıyla derin bakışlı gözlerini açıyor, yüzüme bakıyordu. İkimiz de nasıl olduğunu bilmeden, uzun zaman böyle birbirimizin zevkli ve avutucu seyrine dalmış kalmışız. Sonunda içimde biriken sevincim taştı, tutulan dilim gözyaşları ve hayranlık sesleriyle yeniden açıldı, o sessiz ve haz ile kendinden geçmiş sevgiliyi hayata uyandırdım. Nihayet etrafımızı da görebildik. Diotima “benim yaşlı ve dost ağaçlarım!” diyordu, çoktandır onları görmemiş gibiydi. Eski ve yalnız günlerinin hatırası, akşamın parlak ışıklarıyla kızarmış yanan bakir karlara düşen gölgeler kadar hoş bir şekilde, sevinçlerinin arasına karıştı. “Ey cennet meleği!” dedim, “Seni anlamak kime müyesser olmuştur? Kim diyebilir ki, seni tamamıyla kavramıştır?” “Sana bu kadar iyi olduğuma mı şaşıyorsun, benim tevazuu içinde mağrur sevgilim?” diye cevap verdi, “Beni de sana inanmak istemeyenlerden biri diye mi tutuyorsun? Senin ruhunu keşfeden ben değil miyim? Dehayı ben bulutların arasında görüp tanımadım mı? Ziyanı yok, sen gizlene dur, kendi kendini görmemek için gömül bulutlara, ben seni meydana çıkaracağım, seni zorla. Ama bu işte meydanda, bir yıldız gibi belirdi o göklerde, kabuğunu yardı ve bir bahar gibi ortaya çıktı; karanlık bir mağaradan fışkıran billur bir kaynağa benziyor o; bu karşımdaki, vahşi elemin ta kendisi olan ümitsiz Hyperion değil artık, ah benim eşsiz sevgilim!” Bütün bunlar bana bir rüya gibi geliyordu. Sevginin bu harikasına inanabilir miydim? Bu mümkün müydü? Sonra sevinç beni öldürürdü. “Tanrısal varlık!” dedim, “bana mı söylüyorsun bunları? Kendini demek bu kadar inkar edebiliyorsun mutlu ve kanaatli insan? Ah, zaman zaman içimde sezdiğim şeyi şimdi görüyor, şimdi anlıyorum, insan çoğu zaman içinde tanrının gizlendiği bir kalıp, çocukları en güzel şeyden bir nebze tatsınlar diye göğün, içinde kevserinden akıttığı bir kadeh o.” “Evet, evet!” diye hulyalı gülüşüyle sözümü kesti. “Senin içinde de adaşın gizli, göğün o haşmetli Hypreion’u!” “Bırak” dedim, “bırak da senin olayım, bırak kendimi unutayım, mutlu ve sonsuz seyrine dalayım da bütün hayatım ve bütün ruhum sana ve yalnız sana aksın! Ah Diotima! Ben kimsesiz ruhumun tapınağı önünde de, aşkımın kendisine yarattığı o silik ve tanrısal hayal karşısında da bu halimle durdum; onu gizlice beslemiştim; ona canımdan can katıyor, kalbimin ümitleriyle suluyor, tazeliyor, ısıtıyordum; o ise bana ancak benden aldığını veriyor, yoksul günümde beni yoksul bırakıyordu; ama şimdi! Şimdi seni kollarımın arasında tutuyor, göğsünden çıkan soluğu duyuyorum, gözüm gözünde, bütün hissim bana senin güzel yakınlığını duyurtuyor da ben yine buna dayanabiliyorum, varlıkların en yetkini benim olmuş ve ben sarsılmıyorum, evet! Diotima, muhakkak ben eski Hyperion değilim, sana benzedim ben, şimdi tanrısal bir varlık yine tanrısal bir varlıkla oynuyor, aralarında oyun oynayan çocuklar gibi.” “Ama seni daha sakin görmek istiyorum” dedi. “Haklısın, nazik sevgilim!” diye neşe ile cevap verdim, yoksa güzellik tanrıçalarını ürküteceğim, daldığım güzellik denizinin hafif ve sevimli kıpırdanışlarını göremeyeceğim. Ah, hiçbir şey gözümden kaçmasın istiyorum. Bunu daha öğrenmem lazım. Yalnız dur, biraz zaman geçsin!” “İltifatlara boğuyorsun!” dedi, “ama artık ayrılmalıyız sevgili iltifatçı! Akşamın altın bulutları aklımı başıma getirdi. Yok üzülme! Temiz sevincini kendin ve benim için sakla! Bu sevincin yankılarıyla yarına kadar avun, can sıkısıyla onu öldürme: Kalbin çiçeklerine özenle bakmak lazımdır. Kökleri her yandadır onların ama, çiçekleri ancak açık havada açılırlar. Allahaısmarladık, Hyperion!” Kollarımdan sıyrıldı. Yakıcı güzelliği içinde onu benden uzaklaşır görünce bütün varlığım alevlendi. “Ah, dur! Dedim ve arkasından koştum, sonsuz buselerle ruhumu ellerine veriyordum. “Bunun sonu ne olacak Tanrım!” dedi. Bu söz bana dokunmuştu. “Af et göksel varlık!” dedim; “Gidiyorum. Allah rahatlık versin, Diotima! Uyumadan beni biraz düşün olmaz mı?” “Olur” dedi “Allah rahatlık versin!” İşte böyle Bellarmin, artık yazamayacağım! Tahammüllü kalbim fazlasına dayanamayacak, helak oldum. Bitkilerin ve ağaçların arasına gidip uzanacağım ve tabiata bana onların sükununu vermesi için yalvaracağım. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Ruhlarımız beraber yaşadıkça erkinleşiyor; güzelleşiyordu. İçimizde ve etrafımızdaki her şey altın bir sükun içinde birleşmişti. Bildiğimiz dünya sanki ölmüş ve ruhlu, canlı, seven hafif bir hava içinde bir yenisi başlamış gibiydi ve biz bu dünyanın ilk sakinleriydik; bütün diğer varlıklarla binlerce ayrılmaz sesin yarattığı bir koro gibi, mutlu bir şekilde birleşmiş sonsuz esirin bir başından bir başına yüzüyorduk. Konuşmalarımız, içinde zaman zaman altın kum zerrelerinin ışıldadığı duru mavi bir su gibi akıp gidiyordu. Susmalarımız, fırtına ülkelerini aşmış tenha ve güzel yükseklerde, gözü pek gezginin, saçlarında ancak tanrısal bir hava esişini duyduğu şahikaların susuşuydu. Ya hele hayranlığımız içinde ayrılık saatinin çaldığı zaman duyduğumuz o harikulade kutsal keder! O zaman ben: “Bak yine fanileştik Diotima!” der, o da bana: “Fanilik bir his aldanışı” diye cevap verirdi, güneşe çok bakınca gözümüzün önünde uçuştuğunu gördüğümüz renkler gibi bir şey o!” Ah, aşkın bütün o zevkli oyunları! Gönül alan sözler, endişeler, alınganlıklar, sertlik ve hoşgörürlük. Ya bize birbirimizin ruhunu okutan seziş, birbirimizi yükselttiren sonsuz inanç! Evet, insan sevdiği zaman her şeyi gören, her şeyi nurlandıran bir güneşse, sevmediği zaman içinde isli bir lambanın tüttüğü karanlık bir ev. Ah, susmalı, unutmalı ve susmalıyım. Ama bu çekici aleve dayanamıyorum, pervane gibi onun ta içine düşüp ölmeden rahat etmeyeceğim. Bütün bu mutlu ve açık veriş ve alışların ortasında bir gün Diotima’nın durgunluğunu sezdim, günden güne durgunlaşıyordu. Sordum, yalvardım; ama bu soruş ve yalvarışlarla onu büsbütün kendimden uzaklaştırıyor gibiydim. Sonunda “artık sorma!” diye o bana yalvardı. “Rica ederim git ve geldiğin zaman başka şeylerden konuş!” o zaman sustum, kendi kendimi yadırgadığım acılı bir sessizliğe düştüm. Sanki o anlaşılmaz felek durup dururken sevgimizin ölümüne andiçmişti, bana böyle geliyordu. İçimde ve dışımda bütün hayat söndü gitti. Diotima’nın kalbine tesadüfün hükmedemeyeceğini iyice biliyor ve bu hissimden ötürü utanıyordum. Ama o hep akıl erdiremediğim haliyle ve benim şımarmış, teselli kabul etmez hissim de onun açık ve hazır aşkının isteğiyle kaldı; kapalı hazineler benim için varolmayan hazinelerdi. Ah! Saadet bana umudu unutturmuştu. O zamanlar, elmayı ağaçta görünce ağlayan, dudağına değmeyen yemişi yok sayan sabırsız çocuklardan farksızdım. Duramadım, yeniden yalvarmaya başladım, coşkunca ve düşkünce, sevgiyle ve hırsla yalvarıyordum! Aşk, dilime, o her şeyi yapabilen, mütevazı kudreti veriyordu. Sonunda –Ah benim Diotima’m!- sonunda o tatlı itirafı duydum. Onu duydum ve aşkın dalgası beni alıp da o eski yurda, tabiatın kucağına götürünceye kadar onu içimde saklayacağım. Masum varlık! Kalbinin göz kamaştıran bolluğunu daha tanımıyordu. İçinin zenginliğini görünce hoş bir korkuya düşmüş, onu göğsünün derinlerine gömmeye kalkmıştı –ve şimdi itiraf ediyor, kutsal bir tabiilikle gözyaşları içinde, ne kadar çok sevdiğini, bugüne kadar kalbinin bağlı olduğu her şeyden nasıl ayrıldığını anlatıyordu. “Bahara, yaza ve güze hıyanet ediyor, günü ve geceyi fark etmiyorum. Şimdi ben eskisi gibi göklerin ve yerlerin değilim artık, bir tek insana vermişim kendimi. Baharın çiçeği, yazın alevi, güzün olgunluğu, günün aydınlığı, gecenin ağırbaşlılığı, yer ve gök hepsi benim için bu insanda toplanmış! Böyle seviyorum işte ben!- Sonra kalbinin bütün isteğiyle beni seyre dalıyor, atılgan ve kutsal bir sevinç içinde beni güzel kollarının arasına alıyor, alnımdan ve ağzımdan öpüyordu. Ah, o tanrısal baş, zevkinden ölerek çıplak boynumdan aşağı kayıyor, o tatlı dudaklar heyecanlı kalbimin üstünde dinleniyor, duyduğum sevgili nefes ta ruhuma işliyordu – Ah Bellarmin! Kendimden geçiyorum, aklım başımdan gidiyor. Biliyorum, bunun sonu neye varacak, bunu biliyorum. Dümeni dalgalar götürdü; gemi, ayaklarından tutulup fırlatılan bir çocuk gibi, kayalıklara fırlatılacak. HYPERİON’DAN BELLARMİN’E Hayatta büyük anlar vardır. Bunlara geleceğin veya ilk çağın yüce şahıslarına bakar gibi hayranlıkla bakarız, onlarla yaptığımız harikulade savaştan sonra karşılarına galip olarak çıkabilirsek bir kardeş gibi onları kazanmışızdır; artık bir daha bizden ayrılmazlar. Bir gün hep beraber bizim tepede, adanın bu eski şehrinin bir kayası üzerinde oturmuş, aynı yerde Demosthenes’in nasıl öldüğünü, eliyle seçtiği kutsal ölümün onu Makedonya zincirleri ve hançerlerinden nasıl sıyrılıp erkinliğe kavuşturduğunu konuşuyorduk. Oradan birisi: “O yüksek deha, ala eder gibi ayrıldı bu dünyadan” dedi, “Niçin alay etmesindi?” dedim; “Burada artık görülecek işi kalmamıştı; Atina İskender’e metreslik ediyor ve dünya, peşindeki avcının elinden kurtulmaya çabalayan bir geyiğe benziyordu.” Diotima: “Ah, Atina!” dedi, “Ufka bakıp da mavi bulutlar arasından yükselen Olympion’un hayalini ne zaman gördüysem hep içim sızlamıştır!” Sordum: “Buradan karşıya ne kadar sürer?” Diotima: “Belki bir gün” diye cevap verdi. “Bir gün mü” dedim, “Yol bir günlük olsun da ben daha hiç oraya gitmemiş olayım? Gelin böylece geçelim hemen karşıya!” Diotima: “Olur!” dedi; “Yarın deniz iyi olacak, etraf da daha yeşilliğini ve olgunluğunu muhafaza ediyor. Böyle birkaç, ebedi güneş ve ölümsüz toprağın hayatı beraber olmadan yapılamaz.” “Öyleyse, yarına!” dedim. Arkadaşlar da olur dediler. Ertesi sabah horozlar öterken limandan çıkıyorduk. Etraf gibi bizler de taze bir aydınlık içinde pırıldıyorduk. Kalblerimizde gençliğin altın sükunu vardı. İçimizdeki hayat, Okyanusta yeni doğmuş ve henüz ilkbaharını yaşayan bir adanın hayatına benziyordu Diotima’nın tesiriyle ruhum çoktandır muvazeneye kavuşmuştu, bunu bugün her zamandan daha açık duydum. Bugün bütün dağınık ve taşkın kuvvetim tek ve birleştirici bir nokta üzerinde toplanmıştı. Aramızda eski Atinalıların yetkinliğinden, bunun neden ileri geldiğinden, mahiyetinden konuşuyorduk. Birisi: İklimdi bunun sebebi, diyor; diğeri sanat ve felsefeyi, bir başkası da din ve devlet şeklini ileri sürüyordu. “Atina sanatı, dini, felsefeyi, devlet şekli ağacın kökü ve toprağı değil, onun çiçeği ve yemişidir” dedim, “Siz neticeleri illet diye alıyorsunuz.” “Bütün bunları vücuda getiren iklimdi, diyene gelince, bu da unutmasın ki bez de bugün aynı iklimde yaşıyoruz. “Hangi yöne baksak, Atinalıların dünyanın diğer kavimlerinden hiçbirine müyesser olmamış bir rahatlıkla, hiçbir kavime müyesser olmamış şekilde zorlu tesirlerden uzak kalarak geliştiğini görürüz. Ne onları zayıf düşüren bir istilacı, ne sarhoş eden bir harb şansı, ne uyuşturan yabancı bir din, ne de vaktinden önce olgunlaştıran derme çatma bir bilgi vardır. Kendi kendine yetişen elmas gibi, onlarda kendi hallerine bırakılmış olarak çocukluk devrelerini geçirirler. Pisistratus’un, Hipparch’in zamanına kadar hemen hemen hiç anıldıkları olmaz. Helen kavimlerinin çoğunu, serde yetişen çiçekler gibi erken coşturan ve canlandıran Truva harblerine de ancak şöylesine bir girmiştiler. Alın yazıları insan yaratan hiçbir fevkaladelik göstermez. Böyle bir ananın çocukları büyük bir haşmetli olabilirler, ama güzel bir varlık, yahut da, yine o demek olan, insan olamazlar, asla! Yahut da pek geç, belki ancak zıtların birbirleriyle ulaşmayacakları barış uğrunda çetin cenkleşmesinden sonra. “Lakedaimon taşan kuvvetleriyle Atinalılara önayak olur, kendisini bugüne kadar yine bu taşan kuvvetleri yüzünden dağılıp parçalanmaktan kurtaran Lykurg’un gelip bu coşkun tabiata tatbik ettiği disiplin olmuştur. Bu andan itibaren Ispartalı da her şeyi öğrenmiş, çalışma ve bilerek sarf edilen bir gayret sayesinde her türlü yetkinliğe erişmiştir. Şu da var ki Ispartalının sadeliğinden ne kadar bahsedilirse edilsin, onun sadeliği şüphe yok ki asıl manasıyla bir çocuk sadeliği değildir. Lakedaimonyalılar içgüdülerinin nizamını çok erken bozdular, çok genç yaşta dejenere oldular, onun içindir ki çok genç yaşta disipline girme zorunda kaldılar; zira insan tabiatının olgunlaşmasından önce başlayan her terbiye ve her sanat vaktinden önce başlamıştır. İnsan evladının ruhunda, daha mektep görmeden önce yetkin bir tabiat yaşamalıdır ki, çocukluğun tablosu kendisine mektepten sonra döneceği yerin yine yetkin tabiat olduğunu göstersin. “Ispartalılar her zaman için bir fragman olarak kaldılar; zira çocukluğunu tam yapmamış insan kolay kolay tam bir insan olamaz. “Gök ve yer bütün Helen kavimleri için olduğu gibi, Atinalılar için de hissesine düşeni yaptı, onlara ne bolluk ne de darlık verdi. Göğün ışınları bir ateş yağmuru halinde üzerine dökülmüyordu ve toprak, bu çılgın ana, şurada burada yaptığı gibi onu sevip okşamıyor, bol verimiyle onu şımartıp sarhoş etmiyordu. “Bütün bunlara Theseus’un kendi isteğiyle şahsına ait krallık haklarını sınırlandırması gibi o fevkalade büyük hareketi inzimam etti. “Ah! Milletin kalbine atılan böyle bir tohum altın başaklardan bir okyanus yaratmaz da ne yapardı? Bu kadar zaman sonra bile bu tohumun Atinalılar arasında tesirini ve gelişmesini görüyoruz.” “O halde tekrar ediyorum! Atinalılar her türlü zorlu tesirden uzak ve tam manasıyla orta derecede bir besin bularak büyümeleri sayesinde ve yalnız bu sayede, bulundukları bu yetkinliğe eriştiler.” “İnsanı beşiğinde rahat bırakın! Onu varlığının girift olmuş koncasından uzaklaştırıp çocukluğunun kulübeciğinden dışarı atmayın; yardımınız, onun sizi feda edebileceği kadar az olmasın ve sizi bu şekilde kendisinden ayrı tutmasın, yardımınız, ona sizin veya kendisinin kuvvetini duyurtmayacak kadar çok olmasın ve yine sizi böylelikle kendisinden ayrı tutmasın; sözün kısası, bırakın insan kendinden başka herhangi bir şeyin varlığını, başka insanların da olduğunu geç öğrensin; ancak bu şekilde o insan olur. Ve insan, insan olduğu zaman bir Tanrı da olmuştur. Ve bir Tanrı olunca o güzeldir.” Arkadaşlardan biri “garip şey!” dedi. Diotima: “Daha hiç bu kadar gönlümce konuşmamıştın” dedi. “Onların ilhamını bana sen verdin” dedim. “Atinalı böyle bir insandı” diye devam ettim, “ancak böyle bir insan olabilirdi. Tabiatın elinden güzel bir insan olarak çıkmıştı, bedence ve ruhça güzel bir insan. “İnsan güzelliğinin, tanrısal güzelliğin ise ilk çocuğu sanattır. Tanrısal insan sanatla gençlenir, kendisini yeniden yaşar. O, kendi kendisini duymak isteğindedir ve bunun için güzelliğini karşısına alır. Aynı hisle insan kendisine tanrılar yaratır. Zira, başlangıçta insan ve tanrılar tek bir varlıktılar, kendi kendisini bilmeyen sonsuz bir güzelliğin zamanıydı bu. –Konuştuklarım sırlı şeyler, ama gerçek.- “Tanrısal güzelliğin ilk çocuğu sanattır. Atinalılarda bunu görüyoruz.” “Güzelliğin ikinci evladı dindir. Din güzellik sevgisidir. Hakim olan insan dinin kendisini, o sonsuz ve geniş varlığı, kütle ise onun çocuklarını, gözünün türlü şekillerde gördüğü tanrıları sever, Atinalılarda da aynı şeyi görüyoruz. Güzelliğin bu sevgisini tanımayan, böyle bir dini olmayan her devlet ruh ve hayattan mahrum kuru bir iskelet, bütün düşüncelerimiz ve gördüğümüz işler de ucu olmayan bir ağaç, başlığı düşmüş bir sütun değil de nedir?” “Bunun gerçekten böyle olduğu, yani sanat ve dinin, Helenler ve hususiyetle Atinalılar için ebedi güzelliğin –yetkin insan tabiatının- öz evladı olması ve ancak yetkin insan tabiatından doğabileceği keyfiyeti, onların kutsal sanatlarının eserlerine ve dinlerine, bu eserleri sahiplerine sevdirten ve saydırtan bir tarafsızlıkla baktığımız zaman apaçık görünür. “Eksikler ve yanlış atılmış adımlar her yerde olduğu gibi burada da bulunabilir. Ama şu muhakkaktır ki onların sanat eserlerinde karşımıza çıkan olgun insandır. Orada ne değersiz teferruat ne de Mısırlıların veya Gotların azameti ve fakat insan hissi ve insan şekli hakimdir. Maddiliğin veya maneviliğin ekstremleriyle başka kavimlerden daha az uğraşırlar. Tanrıları bütün diğer tanrılardan ziyade normal insanların arasına katışmıştır. “Eserlerinde gördüğümüzü, sevgilerinde de görüyoruz. Ne kölece bir sevgi, ne de onun pek fazla samimisi!” “Atinalıların ruh güzelliğinden de, pek tabii olarak erkinlik hissi doğdu.” Mısırlı keyfi istibdata acı duymadan dayanır, şimal çocuğu kanunun istibdadına, yani hukuki şekliyle yapılan haksızlığa pek yadırgamadan boyun eğer; zira Mısırlı daha ana karnındayken ilahlaştırmak hisleriyle doğar; kuzeyde ise tabiatın temiz ve erkin hayatına olan inanç, onların akıl ermez bir inançla kanuna bağlanmalarına engel olamayacak kadar azdır. “Atinalı başkasının keyfine hizmet edemez, zira tanrısal yaradılışına kimsenin ilişmesini istemez, her yönde kanun icaplarına da tahammülü yoktur, zira onlara her yönde ihtiyaç duymaz. Fazla sertliğe gelemez. Kendisine incelikle muamele edilsin bekler ve bunda pekala da haklıdır.” Birisi: “Peki, bu kabul” diye sözünü kesti, “bunu anlıyorum, ama akıl erdiremediğim diğer taraf bu şair ve dinci milletin aynı zamanda filozof bir millet olması.” “Evet böyle” dedim, “hatta denebilir ki onlar şiirleri yüzünden felsefeci bir millet olmuşlardır!” “Peki ama” diye cevap verdi, “felsefenin, bur ilimdeki soğuk yüksekliğin şiirle ilgisi ne?” Ben kazanacağımdan emin, “şiir” dedim, “bu ilmin başlangıcı ve sonucudur. Minerva nasıl Yupiter’in başından hasıl olduysa, felsefe de sonsuz ve tanrısal bir varlığın şiirinden hasıl oldu. Ve sonunda şiirin sırlı kaynağındaki zıtların hepsini kaynaştıran da yine odur.” Diotima: “Ayrı görüşlü insan!” dedi, “ama ben onu seziyorum. Konudan uzaklaşıyorsunuz. Atina’dan konuşuyorduk.” “Varlığımızda mevcut kuvvetlerin, gök kuşağındaki renkler gibi birbiriyle meczolduğu zaman ruhu kaplayan kusursuz ve arınmış güzelliği ömrü boyunca bir kere olsun duymamış ve her bir şeyin ancak hayranlık saatlerimizde birbirleriyle içli şekilde bağdaştığını öğrenmemiş insan” diye yeniden söze başladım, “felsefi manasıyla bir şüpheci bile olamaz. Zekası kurmaya değil, yıkmaya bile elvermez. Zira şüphecinin düşünülen her şeyde tenakus ve noksanlık bulması, hiç düşünülmeyen kusursuz güzelliğin ahengini tanımasındandır, buna inanın. İnsan zekasının ona iyi niyetle sunduğu kuru ekmeğe dudak büker, zira o Tanrı sofrasında koymanın zevkine varmıştır.” Diotima: “Hayalci!” dedi, “senin şüpheciliğin de bundan ötürü olmalı. Gelelim Atinalılara!” “Ben de sözü oraya getiriyordum” dedim. Heraklit’in o büyük sözünü “kendi içinde ayrılıklar gösteren birlik” ancak bir Helenli bulabilirdi, zira bu söz güzelliğin mahiyetini ifade etmektedir ve bu söz söylenmeden önce de bir felsefe mevcut değildi. “Şimdi artık (bütün) bulunmuştu, diğer şeyler buna göre tayin olunabilirlerdi. Çiçek açmıştı; koparılıp parçalanması mümkündü artık.” “İnsanlar şimdi güzellik anını öğrenmiştiler, o ahengine son düşünülemeyen varlık mevcuttu. Hayatta ve fikirde vardı o.” “Artık tahlil edilebiliyor, zihinde parçalanabiliyor, bu parçalar yeniden birleşmiş olarak düşünülebiliyordu. Böylelikle en yüksek ve en iyi varlığın mahiyeti gittikçe daha iyi anlaşılıyor ve bu anlaşılan şey zihnin çeşitli alanlarına kanunlaşmak için sunulabiliyordu.” “Şimdi anlıyor musunuz, niçin hususiyetle Atinalıların felsefeci bir millet olması gerektiğini?” “Mısırlı böyle olamazdı. Göklere ve yerlere bu sevgiyi besleyip onlardan bu sevgiyle karşılık görmeyen, içinde yaşadığı unsurlu bu manada anlaşmış olarak yaşamayan insan zaten yaratılışında kendi kendisiyle anlaşmış değildir ve ebedi güzelliği duysa bile bir Helenli gibi kolay duyamaz.” “Doğu, bütün kudret ve şaşaası içinde, gururlu bir müstebit gibi ahalisini ezer, insan orada daha yürümeyi öğrenmeden diz çökmeyi, konuşmayı öğrenmeden dua etmeyi, öğrenir; kalbi daha muvazenesini bulmadan eğilmek zorundadır, zihni daha çiçek ve yemiş taşıyacak kadar kuvvetlenmeden kader ve kızgın sıcağıyla tabiat onun bütün gücünü tüketir. Mısırlı daha bir bütün olmadan harcanmış, tükenmiştir ve bunun içindir ki bütünün ve güzelliğin ne olduğunu bilemez, onun en yüksek varlık diye adlandırdığı şey kapalı bir kudret, korkunç bir bilmecedir; varı yoğu, her şeysi o sessiz ve karanlık İsis, o boş sonsuzluktur ve bu sonsuzluktan asla akla yakın bir şey çıkmadı. Zira hiçten doğacak şey hiçten başkası olamazdı, ve bu isterse en yüksek bir hiçlik olsun.” “Buna karşılık kuzey, yetiştirdiği insanları çok erken kendi içlerine kapanmaya sürükler. Ateşli Mısırlıların ruhu gezi düşkünlüğüyle uzaklara ulaşmaya ne kadar istekli ise, kuzeylinin ruhu da daha gezi hazırlığını bitirmeden kendi içine dönmeye davranır.” “Kuzeyde insan, içinde tek bir olgun his belirmeden akıllı uslu olmak zorundadır, çocukluk o güzel sonucuna varmadan, insan her şeyin kabahatini nefsinde arar; daha insanlaşmadan olgunlaşmak, kendine güvenir bir varlık olmak, çocuklaşmadan erkekleşmek zoru vardır; kendi kendisini yetiştirip geliştirmezden önce, onda tam bir insan birliğinin, yani güzelliğinin gelişmesine ve olgunlaşmasına imkan bırakmazlar. Kuzeye hükmeden her zaman için yalnız mantık, yalnız akıl olmuştur.” “Şu var ki kuru bir mantıktan asla mantıki şey, kuru bir akıldan da asla akıllı bir şey çıkmamıştır.” “Ruh güzelliğiyle birleşmemiş mantık, kendisine gösterilen örneğe bakarak ağaç yontan ve düzelttiği kazıkları birbirine çakan bir uşak gibidir, efendisinin işleyeceği bahçenin çitini hazırlar, mantığın bütün işi, yapmak zorunda olduğu iştir, o nizamlar ve bizi saçma ve yolsuz iş görmekten korur; ama hiç şüphe yok ki saçma ve yolsuz iş görmemek, insan yetkinliğinin erişebileceği en yüksek zirve değildir.” “Ruh ve kalp güzelliğiyle birleşmemiş akıl, evin efendisi tarafından uşakların üzerine memur edilmiş bir dürtüşleyiciden farksızdır; bütün bu sonsuz çalışmadan ne çıkacağını o da uşaklar kadar bilmez ve yalnız, “çabuk olun, gayret” der durur, işlerin ilerlediğini görünce fakat, adeta canı sıkılır, zira sonunda onun dürtüşlemesine lüzum kalmayacak ve rolü sona ermiş olacaktır.” “Kuru mantıktan filozofi doğmaz, çünkü filozofi var olan şeylerin sınırlanmış bir bilgisi olmaktan çok daha fazla bir şeydir.” “Kuru bir akıldan da filozofi çıkmaz, zira filozofi herhangi bir kanunun birleştirilme ve ayırt edilmesi yolunda asla sonu gelmeyecek bir ilerleyişin körü körüne istenmesi olmaktan da çok daha fazla bir şeydir.” “Ama ilerlemek isteyen aklın yolunu o güzellik ülküsü, o tanrısal aydınlatırsa o zaman akıl körü körüne değil, ne için ve ne maksatla istediğini bilerek ister.” “Sanatkarın atölyesine doğan bir mayıs günü gibi, aklın çalışması da güzellik güneşiyle ışıdığı zaman, o da sanatkar gibi elindeki işini bırakıp dışarıya çıkmaya savaşmaz, ama bu parlak günü, gençleten bahar havasında dolaşmayı düşünür ve zevkle çalışır.” Attika kıyısına vardığımız zaman, sözlerimde bu kadar açılmıştım. Eski Atina hepimizin zihninde, öyle pek sıralı konuşmaya imkan bırakmayacak kadar yer almıştı, sözlerimin tarzına şimdi ben de şaşıyordum. “Nasıl oldu da, beni üzerinde gördüğünüz bur çorak dağ tepelerine ulaştım?” dedim. Diotima: “Kendimizi iyi hissettiğimiz zaman hep böyle oluruz” dedi, “taşan gücümüz yapacak bir iş arar. Yavru kuzular da ana sütüyle karınları doyduktan sonra birbirlerine tos vururlar.” Şimdi Lykabettus boyunca yıkarı çıkıyor, acele ettiğimiz halde zaman zaman durmaktan kendimizi alamıyorduk, düşüncelere dalıyor, fevkaladelikler bekliyorduk. İnsan sevdiği varlığın ölümüne kolay kolay inanamaz, bu ne güzel bir şeydir. Bana öyle geliyor ki, arkadaşının mezarına giderken orada ona gerçekten rastlayacakmış ümidini, bu gizli ümidi içinde taşımamış insan yoktur. Eski Atina’nın güzel hayali karşısında, karıştığı ölüler dünyasından geri dönen ana hayalinin karşısındaymışım gibi sarsılıyordum. “Ey Parthenon!” dedim “dünyanın gurur duyduğu varlık! Neptun’un ülkesi ayaklarının dibinde yenilmiş bir aslan gibi yatıyor, öteki mabetler de çocuklar gibi etrafına toplanmış, o manalı Agora, sonra Akademus ormanı.” Diotima: “Kendini demek bu kadar o zamanda yaşıyor farzedebiliyorsun” dedi. “Zamanı bana hatırlatma!” diye cevap verdim, “insanın, tabiatın merkezi olduğu o zamanlar tanrısal bir hayat vardı burada. Atinanın etrafına çiçekleriyle gelen bahar, genç bir kızın göğsüne iliştirdiği iddiasız bir çiçek gibiydi; dünyanın güzellikleri karşısında güneş utancından kızararak yükselirdi. “Ana kucağını bırakıp ortaya çıkan çocuklar gibi, Hymettus ve Pentele’nin mermer kayaları uyudukları beşikten çıktılar, Atinalıların seven elleri onlara biçim ve hayat kazandırdı.” “Tabiat balını, en güzel menekşelerini, mersin ağaçları ve zeytinlerini sunuyordu.” “Tabiat bir abit ve insan da onun tanrısıydı, bu tabiattaki her türlü hayat, her kımıldamış, her ses, onun kendisini vermiş olduğu ulvi varlığın tek ve coşkun yankısından başka bir şey değildi.” “Bu tabiat yalnız insanı kutluyor, yalnız ona her şeyini feda ediyordu.” “Kutsal atölyesinde oturup, yarattığı Tanrı heykelinin dizlerini sevgiyle okşayan, yahut denize bakan bir tepede, Sunium’un yeşil yükseklerinde, kulak kesilerek dinleyen talabelerin arasında yeralıp yüksek fikirlerle vaktin nasıl geçtiğini duymayan, yahut stadyumda koşan, yahut da hitabet kürsüsünden bir fırtına tanrısı gibi yağmur, güneş, şimşek veya altın bulutlar yağdıran bu insan da buna layık bir insandı.” Diotima birdenbire bana döndü “ah, bak!” dedi. Baktığım zaman gördüğüm manzaranın kudretiyle ölüyorum sandım. Korkunç bir kazaya uğramış bir filonun paramparça enkazı, kasırgalar geçtikten ve gemiciler kaçtıktan sonra nasıl tanınmaz bir halde kumların üzerinde yatarsa, şimdi Atina da bizim önümüzde öyle yatıyordu. Öksüz sütunlar, bir akşam önce yemyeşil uzanan bir ormanın, gece alevler saçarak yandıktan sonra ertesi gün ortada kalan çıplak gövdelerine benziyordu. Diotima: “İnsan burada kendi bahtını bahis mevzuu etmemeyi, onun hakkında susmayı öğreniyor; bu baht ister iyi, ister fena olsun” dedi. “Burada insan her şey hakkında susmayı öğreniyor” diye devam ettim. “Bu tarlayı biçenler onun başaklarıyla ambarlarını doldurmuş ve zengin olmuş olsaydılar, o zaman yine hiçbir şey ziyan olmuş sayılmazdı ve o zaman ben burada bir başak toplayıcı gibi kalmaya razı olurdum; ama kazanan kim oldu?” Arkadaşlardan biri: “Bütün Avrupa” diye cevap verdi. “Evet öyle!” dedim, “sütunları, heykelleri alıp götürdüler, sonra da birbirlerine sattılar, o zarif heykelleri az bulunur papağanlar, yahut da maymunlarla bir tuttular.” Arkadaş: “Böyle deme!” dedi, “Eğer onlar gerçekten bütün bu güzelliğin ruhuna varamıyorduysalar, ancak bu ruhun da beraber taşınıp götürülememesinden ve satın alınamamasından ileri geliyordu.” “Pek doğru!” dedim, “zaten bu ruh, yakıp yıkan o insanlar Attika’ya gelmeden önce ölmüştü. Vahşi hayvanlar da böyle evlerde ve mabetlerde ses seda kesildikten sonra şehre girmeye, sokaklara dalmaya cüret ederler.” Diotima: “O ruhu taşıyan için Atina bugün de çiçek açmış bir yemiş ağacından farksızdır. Sanatkar eksik yerleri tam düşünebilir” diye teselli etti. Ertesi sabah erkenden çıktık, Parthenon harabelerini, eski Bacchus tiyatrosunun bulunduğu yeri, Theseus mabedini, tanrısal Olympion’un dikili kalmış on altı sütununun durduğu yerleri gezdik. Beni en çok sarsan, vaktiyle eski şehrin bitip yenisinin başladığı yerdeki eski ve büyük kapı oldu. Bir zamanlar bunun altında bir günde binlerce güzel insan selamlaşır öyle geçerdi. Şimdi bu kapı ne eski ve ne de yeni şehre açılıyor, bir zamanlar musluklarından tatlı şırıltısıyla duru ve soğuk suların fışkırdığı bir çeşmenin susuz hali kadar sessiz ve tenha orada duruyordu. Böyle dolaştığımız sırada: “Ah!” dedim, “felek herhalde göz kamaştırıcı bir oyun göstermek için burada mabetleri yıktı ve onların parçalanmış talarını öteye beriye fırlatsınlar diye çocukların eline bıraktı, kolları başları kopmuş tanrıların köylü kulübesi önüne oturulacak bir sıra, mezar taşlarının da otlayan öküzlere bir dinlenme yeri olmasına razı oldu. Böyle bir harcayış, incileri eritip içen Kleopatra’nın çılgınlığından çok daha şahane belki, ama yazık bu büyüklüğe, bu güzelliğe!” Diotima: “Benim iyi Hyperion’um!” dedi, “buradan ayrılmanın vakti geldi; rengin sapsarı, gözün yorgun, hala da yeni buluşlarla meram anlatmaya çabalıyorsun. Gel buradan gidelim! Yeşilliklerin, hayat renklerinin olduğu yerler sana iyi gelecek.” Şehri bıraktık ve pek uzak olmayan bahçelere kadar gittik. Ötekiler bütün ısrara karşı koyarak bizimle gelmediler. Yolda durmuşlar, Atina’nın eski eserlerinden mahsul devşiren iki İngiliz bilginiyle konuşmaya dalmışlardı. Gelmediklerine üzülmedim. Diotima ile kendimi yeniden yalnız gördüğüm zaman bütün varlığım şahlandı; o Atina’nın kutsal Chaos’ıyla yaptığı şahane savaştan zaferle çıkmıştı. Diotima’nın sakin düşünceleri birleşmemiş unsurlara hükmeden ulvi bir muse musikisi gibi bu yıkıntıların üzerinde hakimdi. Hafif bulutlardan sıyrılıp çıkan ay gibi, onun ruhu bu zevkli acının üzerine yükseliyordu; bu ulvi genç kızın hüzünlü varlığı, sanki en güzel kokuları geceleyin saçan bir çiçekti. Yürüdük, durmadan ilerledik, bu kadar çok yürüdüğümüze sonunda pişman olmadık. Ah, siz ey kucaklaşmış zeytin ve servi ağaçlarının birbirlerinin serin gölgesine sokularak fısıldaştığı, kuytu çardakların arasından limon ağaçlarındaki altın yemişlerin pırıldadığı, çitlerinden dolgun üzüm salkımları sarkan yolun üstünde yüze gülen olgun turunçlar yatan Angele ormanları! Ey mis kokan kutu yollar! Mersun ağaçlarının gülen gölgesini aksettiren kaynağın başındaki sakin köşeler! Sizi asla unutmayacağım. Diotima’yla birlikte bir zaman bu güzel ağaçların altında dolaştık, nihayet geniş ve açık bir yere çıktık. Burada biraz oturduk. Mutlu bir sükuna varmıştık. Çiçeğin etrafında dönen bir kelebek gibi ruhum genç kızın tanrısal vücudunu sarıyor, bütün varlığım bu coşturucu seyrin sevincinde birleşiyor ve hafifliyordu. Diotima: “Yine tesellini buldun değil mi koca çılgın?” diye sordu. “Evet, evet! Buldum” dedim, “kayboldu sandığım şey elimde, dünyadan çekildi diye hasretini çektiğim şey önümde duruyor. Hayır, Diotima! Sonsuz güzelliğin kaynağı kurumadı.” “Sana eskiden de söylemiştim,tanrılara ve insanlara ihtiyacım yok artık benim. Biliyorum ki gökte yaşayanların sonuncusu da ölmüş, orada kimse kalmamış ve eskiden insanların güzel hayatıyla taşan dünya bir karınca yuvasına dönmüş. Ama o tanıdığım göğün ve o tanıdığım dünyanın hala daha bana güldüğü bir yer var. Değil mi ki göğün bütün tanrılarını ve yerin bütün tanrısal insanlarını sana dalınca unutuyorum! “Dünya, kazaya uğramış bir gemiye dönmüş, bundan bana ne? Beni kendi mutlu adamdan başkası ilgilendirmiyor.” Diotima tatlı bir ciddilikle: “Sevginin muayyen bir devresi vardır, beşiğimizde bahtiyar yaşadığımız bir devre olduğu gibi. Ama hayatın kendisi bizi buradan sürüp çıkarır.” “Hyperion!” –bu sözleri söylerken ateşle ellerime sarıldı, sesi gitgide vekarla yükseliyordu- “Hyperion! İçime öyle geliyor ki sen büyük işler için yaratılmışsın. Kendini tanımazlık etme! İmkan azlığı seni bugüne kadar alıkoydu. İstediğin hızı bulamıyordun. Bu seni harabediyordu. Tecrübesiz eskrimciler gibi, vuracağın yeri iyice tasarlamadan ve bileğine emniyet gelmeden saldırıyor ve tabiatıyla isabet ettirebildiğinden fazla isabet aldığın için ürkekleşiyor, kendinden de, her şeyden de şüphe etmeye başlıyordun; çünkü sen hırslı olduğun kadar da hislisin. Ama bundan ötürü bir şey kaybetmiş sayılmazsın. Zira hissin ve eserin eğer erken olgunlaşaydı, ruhun bugünkü gibi olmazdı; acı duyan, köpürüp taşan insan olmasaydın, düşünen insan da olamazdın. İnsan güzelliğinin denkliğini bu derece kaybetmiş olmasaydın, bunu asla bugünkü kadar açık göremezdin. Kalbin nihayet sükun buldu. Böyle sanıyorum. Bunu anlıyorum da. Ama şimdi gerçekten işim bitti diye mi düşünüyorsun? Sevginin cennetine çekilip ayaklarının altında sana ihtiyacı olan dünyayı istediği kadar kurusun, istediği kadar soğusun diye bırakmaya razı mısın? Senin bir ışık demeti, her şeyi canlandıran bir yağmur gibi faniliğin yurduna inmen, dökülmen lazım, Apollo gibi ışık saçmalı, Yupiter gibi sarsmalı, canlandırmalısın. Yoksa girdiğin cenneti hak etmiş sayılmazsın. Sana yalvarırım, git Atina’nın içerlerine, bir kere daha gir ve harabelerin arasında dolaşan ve neşeli bir dans veya kutsal bir masalla avunup üzerlerindeki o ezici kuvveti unutan insanlara, o haşin Arnavutlara, sonra bütün o iyi yürekli, çocuk ruhlu Yunanlılara bir bak, bu materyalden ötürü utandığını söyleyebilir misin? Demek istediğim şu: O henüz işlenme kabiliyetini kaybetmemiştir. Niçin kalbini bu yoksullardan esirgeyesin. Onlar fena insanlar değil, sana hiçbir kötülük etmediler!” “Onlar için ne yapabilirim ki?” dedim. Diotima: “İçinde taşıdığın şeyleri onlara ver, dağıt” diye cevap verdi. “Dur, bir kelime daha söyleme artık, ey büyük ruhlu insan” dedim, “yoksa sen beni eğmiş olacaksın, yoksa zorla beni bu işe sürüklediğine inanacağım.” “Onlar daha mesut değil, fakat daha soy olacaklar; yok! Hem daha soy hem de daha mesut olacaklar. Onların açılması, içlerindeki ateşin hızıyla dalgalı denizlerden dışarı fırlayan genç dağlar gibi, ortaya çıkmaları lazım.” “Gerçi ben yalnızım ve onların arasına adsız, sansız olarak giriyorum. Ama, insan olan tek bir varlığın başarısı, ancak bu insanın parçaları olan yüzlerce varlığın başarısından üstün olamaz mı?” “Kutsal tabiat! İçimde ve dışımda sen hep aynı tabiatsın. Dışındakini, içimdeki tanrısal varlıkla birleştirmek o halde pek zor olmasa gerek. Bir arı küçük devletini kurduktan sonra, ben niçin zaruri olanı yetiştirmeyi, onu kurmayı başarmayayım?” “Nasıl? Arap satıcısının Kur’anını ektiği yerden, sonsuz bir orman şeklinde öğrenici sürüsü fışkırmadı mı? O halde eski gerçeğin yeni ve canlı bir gençlikle geri döndüğü tarla niçin gelişmesin?” “Her şey kökünden değişecek! İnsanlığın kökünden yeni bir dünyanın filizi sürecek! Yeni bir tanrısallık bu insanlara hükmedecek ve önlerinde yepyeni bir gelecek belirecek.” “Atölyelerde, evlerde, toplantı ve mabetlerde, her yerde hayat değişecek!” “Ama benim daha gidip öğrenmem gerekiyor. Sanatım var, ama becerikli değilim. Hayalimde kuruyorum, ama elimi nasıl işleteceğimi bilmiyorum.” Diotima: “İtalya’ya, Almanya’ya ve Fransa’ya git” dedi, “kaç sene istiyorsun? Üç, dört, bana kalsa üç yeter; sen yavaş ilerleyen insanlardan değilsin, ancak her şeyin en yüksek ve en güzelini arıyorsun.” “Peki sonra?” “Sonra milletimizin terbiyecisi olacak sonra –umarım- büyük bir insan olacaksın. Ve o zaman yine sana böyle şimdiki gibi sarılacak ve kendi kendime ben de bu üstün adamın bir parçasıyım diye düşüneceğim. Kastor ile ölmezliğini paylaşan Pollux gibi, senin de ölmezliğinin yarısını bana bağışladığına inanacak ve sevinçle kendimden geçecek, ve ah!, gurur duyacağım Hyperion!” Bir zaman sustum. Konuşamayacak kadar zevk içindeydim. Neden sonra: “Karar ile başarı arasında bir hoşnutluk düşünebilir misin?” diye söze başladım, “zaferden önce insan nasıl kalp rahatı duyabilir?” Diotima: “Bu kahramanın kalp rahatıdır” dedi, “öyle kararlar vardır ki, Tanrı sözleri gibi, söylenmeleriyle yapılmaları bir sayılır. Senin kararın da bu neviden bir karar.” İlk kucaklaşmadan dönen insanlar gibi geri döndük. Her şey bizim için yabancı ve yeniydi. Şimdi Atina harabelerinin üzerinde, ekilecek tarlasının üzerinde duran bir çiftçi gibi duruyorum. Tekrar gemiye dönerken, dur hele, böyle sakin bekleyedur, ey uykuya dalmış yurt! Diye zihnimden geçirdim. Çok geçmeden senden taze ve yeşil bir hayat fışkıracak ve göğün bereketlerine kollarını uzatarak yükselecek. Artık bulutlar yağmurlarını boş yere yağdırmayacak ve güneş ta eskiden terbiye ettiği insanları yine altında bulacak. Ey tabiat, insanlar nerede? Diye mi soruyorsun? Onu düzelten sanatkar ölmüş de, çalınması ancak tesadüfün kardeşi olan rüzgara kalmış bir saz gibi sen de şikayet mi ediyorsun? Onlar, senin aradığın insanlar gelecek, ey tabiat! Gençleşmiş bir millet seni de yeniden gençleştirecek ve sen yeniden onun gelini olacaksın, ruhlardaki eski birlik seninle yenilenecek. Yalnız bir güzellik olacak; insanlık ve tabiat birleşecek ve bundan her şeyi kavrayan tek bir tanrısallık doğacak. |